Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Başarısız başlayıp başarısız biten ‘Soçi’ | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

İyi kalpli insanlar, ülkelerinin çoğunda alevlerin yükseldiği bu bölgenin istikrar ve sükûnete doğru gittiğini düşünmeye başladıkları zaman, hemen ardından bu düşüncelerini yok edecek bir şey ortaya çıkmakta, durum daha da kötüye gitmekte ve bölge karanlığa gömülmekte.

Daha da kötüsü, gelecek günlerin daha tehlikeli olacağı ve parçalanmaların devam edeceğine dair kanaatlerin güçlenmekte olmasıdır.

Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan’da İran işgalinin yaygınlaşması ile mezhepçi hastalıklar adeta bir virüs gibi yayılmakta.

Belki de bu ülkeler ileride bir Arap ülkesi dahi olmayacak. Bu koşullar ve gelişmeler parçalanmaların kaçınılmaz olduğunu göstermekte.

Ancak tüm bu korkunç beklentileri engelleyecek ilahi bir müdahale ve yardım olursa o başka…

Filistin’in durumu, Filistinlilerin kararlı tutumlarına ve topraklarına olan bağlılıklarına rağmen, karanlık bir tünele girecek gibi gözüküyor. Özellikle Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın (Ebu Mazen), Oslo Anlaşmalarının bittiğini duyurmasının ve ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü tüm İsraillilere “Ebedi birleşik” başkent olarak vermeye sonuna kadar kararlı olduğunu kanıtlamasının ardından bu ihtimal daha da belirgin hale geldi.

Bütün bunlar, eski ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Filistin liderliğine, ‘yakında Başkanın Beyaz Sarayı terk edeceğini ve istedikleri şeylerin zaten gerçekleşeceğini(!) ve daha fazla sabır ve kararlılık göstermeleri gerektiği’ çağrısını yapmasına rağmen gerçekleşmekte.

Burada en tehlikeli olan şey, Ebu Mazen’in, Hamas ve “Fetih” Hareketinden bazılarının Filistin Ulusal Otoritesinin dağıtılması ve Oslo anlaşmaları ile elde edilen tüm kazanımlardan vazgeçilmesi yönündeki taleplerine olumlu cevap vermesidir.

Zira Oslo anlaşmasında, işgal altında bir Filistin devletinin varlığını kabul eden uluslararası bir karar var. Bir dizi Avrupa ülkesinin bu doğrultuda hareket edeceğine dair önemli değişimler gözlemlenmekte. Trump’ın Kudüs kararı karşısında duran yüz yirmi dokuz ülke ve daha da önemlisi İsrail toplumunda ciddi ayrışmalar yaratan İsrail’in fanatik Likud hükümetine karşı etkili bir uluslararası tecrit var.

Bu bağlamda kastedilen şey, Ortadoğu’da yaşanan bu gerginlikler ve çöküşlerin Filistin davası üzerinde çok olumsuz etkilere sahip olduğudur. Şu anki Amerikan yönetimi varlığını sürdürdüğü müddetçe –uzun veya kısa vadede- ufukta barışçıl bir çözüm gözükmüyor ve bu durum umut verici gelişmeler gözlenene kadar devam edecek.

Filistin davası için gerçek ve inkâr edilemez başarılar sağlayan Filistin liderliği bundan sonra da aynı çizgisini devam ettirmeli.

Filistin meselesi böyle…

Suriye krizine gelince, özellikle 2011’den bu yana her yaşanan olayın bölgenin tamamını etkileyen bu Arap ülkesinin, son dönemlerde, gittikçe etkisini artırması beklenen yeni bir eksene kaydığı ve bazı dönüşümlerin yaşandığı gayet açık.

Bu alanda yeni olan şey, en başından itibaren başarısızlığa uğrayan Soçi Konferansı’nın hemen öncesinde ABD, Fransa ve İngiltere ile birlikte iki Arap ülkesi olan Suudi Arabistan ve Ürdün’ün de katıldığı Paris’te yarı gizli bir toplantının ardından yeni eksenin ortaya çıkmış olmasıdır. Zira artık Soçi Konferansı sadece Rusya Devlet Başkanı Putin’in istifade ettiği, seçime giderken boy gösterdiği ve liderliğini pekiştirdiği bir yere dönüşmüştür.

Önemli olan, Soçi Konferansı’nın hemen öncesinde gerçekleşen, Suriye’de değil “Suriye üzerinden yürütülen mücadelenin” ekseni açısından önemli ve pratik bir değişim olan bu “Beşli” Paris toplantısının ardından yayınlanan bildiride Beşşar Esed rejimi ve müttefikleri açısından oldukçalı tehlikeli sayılabilecek Cenevre Süreci, geçiş süreci ve geçiş hükümeti gibi ifadelerin kullanılmış olmasıdır. Bu ifadeler Soçi’de Putin’in pek gözükmemesine neden olduğu gibi müttefiklerini de korkutmuştur. Bu tiyatronun öncesinde yayınlanan açıklamada, bazı “eğreti” güzellemelerin ötesinde hiçbir şey yoktu. Zorlama olduğu apaçık olan bu güzellemeler, yaklaşan yeni Başkanlık seçimlerinde Putin’i bir adım öne geçirme çabasının ötesinde bir anlam ifade etmemektedir.

Paris toplantısında yayınlanan bildirgedeki en önemli nokta; ABD, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan ve Ürdün’ün, ciddi ve kapsamlı bir siyasi geçiş sağlandığında, Suriye’nin yeniden inşasına katkıda bulunmaya hazır oldukları açıkça ifade etmiş olmalarıdır. Bu politik geçiş süreci BM himayesinde, 2254 sayılı Kararı ve Cenevre Bildirgesi’ni uygulamak için ilgili tarafların tarafsız bir ortamda bir araya gelmesiyle sağlanacaktır.

Bu belgeyi rejim açısından tehlikeli hale getiren, devlet başkanı Beşşar Esed’i sahip olduğu bütün yetkilerden arındırmış olması ve kendisi ile bakanları arasında bir yetki sınırı çizmiş olmasıdır. Zira bu belge devlet başkanlığı yetkilerini sınırladığı gibi Parlamentonun veya Bölgesel Meclisin fesih yetkisini de elinden almaktadır.

Sonuç olarak, bu belgeye göre, 1949 yılındaki Hüsnü Zaim’in darbesinden bu yana Suriye’de devam eden ve kendi şahsına münhasır cumhurbaşkanlığı rejimi ortadan kalkmış olmaktadır. Etkili bir Parlamenter rejim kurularak, devlet başkanlığı sadece protokol ve şekli bir makama indirgenmektedir.

Soçi Konferansı’nın hemen öncesinde, geçen Salı günü yayınlanan taslağa baktığımızda bu bildirgenin bir vadide, “Beşli” Paris toplantısının ardından yayınlanan bildirgenin ise başka bir vadide olduğu açıkça görülecektir. Soçi Bildirgesinin başına baktığımızda “Suriye’deki terörle mücadelenin sonuna gelinmiştir” denmektedir. Buradan da anlaşılmaktadır ki bu konferansın ana görevi Suriyeli muhalifleri bir terörist hareket olarak kabul ettirmektir. Buna ilave olarak geçiş süreci ve hükümetinden hiç bahsedilmemiştir. 2254 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı üstünkörü zikredilmiş, sadece Suriye rejimine uygulanan yaptırımların kaldırılmasına odaklanılmıştır. Beşşar Esed’ın mevcut “görev süresinin” sonuna kadar iktidarda kalması öngörüldüğü gibi ikinci bir dönem için seçilebilmesinin de önü açılmıştır.

Buradaki soru şudur: Soçi bildirgesi ile “Beşli” Paris bildirgesi arasındaki bu çelişki ne anlama gelmektedir!? Cevap: Yedi yıldır tek başına sahada at koşturan Rusya-İran eksenine karşılık, Suriye krizini çözmek için yeni bir eksen ortaya çıkıyor. Bu Arap ülkesindeki mücadelenin yeni bir yöne gittiğini ve Cenevre 1 ve uluslararası 2254 sayılı kararı uyarınca bir çözüm olasılığının çok kısa bir sürede gerçekleşebileceği göstermektedir. Uzun süreli ve kanlı çatışmalarla ancak bitirilebilecek!!

Bir sorunla ilgili olarak, iç içe geçmiş mücadelenin taraflarına daha geniş bir manevra alanı sağlamaktadır.

Bu Suriye trajedisinin sona ermesi için yakın vadeli bir umut yoktu. Çatışma döneminin uzunluğu ve müdahale edenlerin çokluğu, bu ülkede çözümü imkânsız olmasa bile iyice zorlaştırmıştı. Artık çözüm daha yakın, şayet Amerika, önümüzdeki günlerde, bir bölgesel ve uluslararası krize dönüşen bu krize karşı şimdiki politikasından kopar ve uyanık olursa… Bu durum, bu bölgenin yanı sıra Ukrayna, Kırım ve bazı Baltık Devletleri ile Doğu Avrupa’nın da çok tehlikeli ve zor bir aşamaya girdiğini göstermektedir. Elbette bu gerçeklere ve beklenen gelişmelere kader deyip teslim olmamız kabul edilebilir bir şey değildir. Elbette Araplar -hepsi olmasa da- Ortadoğu denkleminde ağırlığını koyabilirse en başta Filistin meselesi olmak üzere tüm bu zorlukların üstesinden gelebilecektir. Her ne kadar son dönemde ümmetin dertleri çoğalmış olsa da Filistin davası Arapların birinci meselesi olarak kalmaya devam edecektir.