Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Bizler ve İtalya ile İspanya’daki dostlarımız | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Köklü bir demokrasiye sahip olan İskandinav ülkelerini ya da İngiltere ve İsviçre gibi ülkeleri, seçimleri geleneklerine tuhaf bir olgu olarak ithal etmiş Doğu Arap ülkeleri ile karşılaştırmak vakit kaybıdır.

Suriye’de, 2011’deki devrimden önce bile, Rejimin medya organları, ülkede demokrasi, parlamento ve gerçek partiler olduğunu iddia ediyor ve buna da inanıyordu. Ancak yine de, bir süreliğine de olsa Suriye, geleneksel siyasi ve kabile feodalizmine dayalı ve daha sonra ordu komutanlarının kontrolünde bir seçim tecrübesi yaşadı. Bu seçim tecrübesi 1949’da Hüsnü Zaim darbesiyle sona erdi. Kısa bir süre sonra bunu Sami Henavi ve Edip Çiçekli’nin darbesi takip etti. Çiçekli devrildikten sonra, 50’li yıllarda ülke kısa bir demokratik “bahar” yaşadı. Ancak komutanların kendi aralarındaki kışla savaşları, “soğuk savaş” sırasındaki “ittifak” mücadeleleri, Suriyeli subayların ve politikacıların kendi sorunlarından kaçmalarına ve kendilerini Cemal Abdunnasır’ın yanına atmalarına neden oldu, böylece “birlik devleti” bu dönemi sona erdirdi ve “bahar” devri de kapanmış oldu. Binaenaleyh Suriye denklemin dışında kaldı, Irak ve Lübnan’da durum nedir?

Irak, 20. yüzyılın ilk yarısında bir seçim tecrübesi yaşadı. Ancak, 1936’daki Bekir Sıdkı hareketiyle beraber darbeler döneminin başlaması ve bunların uluslararası uzantıları (özellikle de İngiliz-Alman çatışması) ile çatışmaların başlaması ve ordunun siyasette (altın üçgen) artan rolü bu seçim tecrübesini sona erdirdi. Böylece demokrasi, belki de bugüne kadar “…vardı, varmış” hikâyesine dönüştü.

Lübnan’da temsili meclisler iki büyük “kardeşinden” çok daha uzun süre denendi. 1861’de bugünkü Lübnan’ın merkezi konumundaki Cebel-i Lübnan’da bölgesel yönetim kurulduktan sonra -kanlı bir iç savaştan sonra- bölgeleri ve mezhepleri temsil eden bir “yönetim meclisi” oluşturuldu. Yirminci yüzyılın başında bir Millet Meclisi ve bir de Senatosu vardı. Partili hayatı (ağır bir feodal ve mezhepsel mevcudiyete rağmen) geliştirdi. 1943’te bağımsızlığını kazanan Lübnan, devrimler, savaşlar, krizler ve son olarak da “gerçek işgal” le boğuştuğunda bile şekli demokrasini muhafaza edebildi.

Bugün, şekli de olsa, Irak ve Lübnan’da seçimler uygulanıyor ve iki demokratik devlet görüntüsü var. Hatta hükümetleri oluşturan partiler bile var. Ancak acı gerçekler bunu söylemiyor. İki ülkede de başkasının görüşlerine saygı duyma kültürü bulunmuyor. Demokrasi, muhalefet etme hakkı, hesap verebilirlik, iktidarın el değiştirmesi gibi unsurların olduğu bir devlet kurmanın zarureti ortadadır. Egemenlik ve bağımsızlık konusunda, iki ülke yasadışı silahların etkisi altındadır ve bu nedenle, egemenlikten yoksundurlar. Sorumlu demokratik yönetişim kurumları olmadığı gibi engin ulusal anlayışlara da sahip değiller.

Öte yandan, bazıları, Avrupa’da bile seçim demokrasisini uygulayan tüm ülkelerin yerleşmiş bir tecrübe ve geleneğe sahip olmadığını -haklı olarak- ortaya koyabilir. Bu doğrudur. Eski komünist bloğun dışındaki bazı güney Avrupa ülkelerindeki durum buna uymaktadır.

Bu durum yine, bize “demokrasi” kelimesini veren Yunanistan’a, Niccolo Machiavelli’nin ortaya çıktığı İtalya’ya, sömürgeci ve kültürel etkisi tüm dünyaya yayılmış olan İspanya ve Portekiz’e uymaktadır. Bununla birlikte, İtalya ve İspanya’da yeni hükümetlerin kurulması vesilesiyle, şimdilik bunlara odaklanalım.
Fransa’nın yanı sıra güney Avrupa’daki nüfus bakımından en büyük iki ülke olan İtalya ve İspanya’nın demokrasi tecrübesini İskandinav ülkelerinin tecrübeleri ile karşılaştırmamak gerekir. Bu bir dizi olguya yansımıştır:

Birinci olgu; İki ülke Benito Mussolini ve Francisco Franco tarafından yönetilen iki faşist rejimi yaşamışlardır. İtalya ve İspanya’nın Mevcut yapısının da dâhil olduğu yapıların (bilakis krallıkların ve Emirliklerin) dayandıkları zihinsel yapıdan kaçmak için “emperyal rüyalar” genişlemesine dayalı olarak bu rejimi yaşamak durumunda kaldılar. Mussolini “Roma rüyasını” yeniden canlandırmaya çalıştı. Franco, İspanya’nın emperyal geçmişini yeniden yüceltmeye çalıştı. İki ülkenin toprak bütünlüğünü ve daha sonra da Soğuk Savaş’ın iklimini korumak için çabaladı. Ve bunu da Cumhuriyetçiler ve solcuları karşısına alarak yapmaya çalıştı. Ancak günümüzde olduğu gibi hayatta kalmaları için hiçbir garanti yoktu. Onlarca yıldır küllenmiş ayrılıkçı eğilimlerin gücüne dayanamadılar. Bugün küreselleşmenin zorlukları bu konuları anlaşılır hale getirdi. Tecrit ve ırkçı tepkiler bu zorlukları yeniden gündeme taşımıştır.

İkinci olgu; Mussolini ve Franco tecrübeleri İtalya ve İspanya’da radikal politik fikirleri meşrulaştırmıştır. Hoşgörüyü zayıflatmış ve sağ ve soldaki radikallere daha fazla itibar kazandırmıştır. İki ülkedeki radikal ve bölgesel partilerin marjinal partiler olduğu zannedilmesin. Bilakis politik arenanın kalbini işgal eden güçlerdir. Demokratik Hıristiyan Partisi (Çok Kanatlı) parlamentonun en güçlü partisi olduğunda bile, en güçlü siyasi rakibi ne Sosyalist Parti ne de liberal güçler değildi. Bilakis Komünist Partisiydi ki en güçlü Batı komünist partilerinden biridir.

Üçüncü olgu; faşizm, siyasi rejimin kırılganlığı ve ulusal anlayışların bir mirasıdır. Bu durum, iki ülkede yeni muhalif halkçı güçlerin ortaya çıkmasına ve homojen yapının yok olmasına neden olmuştur. İtalya’da, Hıristiyan Demokratlar, komünistler, sosyalist, liberal ve muhafazakâr partiler “bir arada yaşama zorunluluğu” nun gölgesi altında uzun bir süre faaliyet gösterdiler. Bugün ise koalisyon kurma görevi verilmiş iki popülist partiye mahkum olmuş durumdalar. Birçok kimsenin bunların devamlılığı konusunda şüpheleri var.

Dördüncü olgu ise; İtalya ve İspanya’nın eski çoğulcu biçiminin ekonomik kalkınmaya etkileri vardı. Ayrılıkçılık ve ırkçılığı besleyen unsurları frenleyebiliyordu. İtalya’nın kuzey bölgeleri, yani Lombardiya, Veneto ve Piedmont eyaletleri, (kişi başına düşen gelir, verimlilik, istihdam ve kalkınma açısından) Güney’den daha zengindir. Ayrıca İspanya’da, Katalonya bölgesi en zengin bölgedir. Güney ve güneybatıdaki fakir bölgelerle ciddi bir fark vardır. Özellikle güney İtalya ve güney İspanya’daki iltihak krizi, endişeleri daha da artırmış durumda.

Beşinci olgu, hem İtalya’da hem de İspanya’da yargı bağımsızlığının ve hesap verebilirlik kültürünün zayıf olması, demokratik tecrübelerinin yeni olması göz önünde bulundurulduğunda, yolsuzluk ikliminin devam edeceği görülmektedir. İtalya’daki Mafya’nın varlığı, ülkenin sarsılmasına ve II. Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile Soğuk Savaş’ın sona ermesi arasındaki dönemde siyasi arenaya hükmeden Hıristiyan Demokratları yok etmeye katkıda bulunan diğer bir unsurdu.

Sonuç olarak…

İtalya ve İspanya’nın sorunlarının büyük ve demokrasilerinin kırılgan olduğu doğrudur. Ama yine de politikadaki kar ve zarar ilkesini kabul ediyorlar ve hayali bir egemenlik içinde yaşamıyorlar.

Ancak, bölgesel emeller ve uluslararası kafa karışıklığının yanı sıra, iktidarın el değiştirmesini kabul etmeyi reddetmek ve egemenlik yokluğunu görmezden gelmek, Doğu Arap bölgesini tehdit eden en ciddi “demokrasi” sorunudur.