Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Esed’i kurtaran isim: Netanyahu | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, baba Esed ve oğlunun, İsrail’in kuzey cephesinde bulunan ve 1970’den beri işgal altındaki Golan Tepelerinin güvenliği için garanti verdiğini defalarca tekrarladı. Bu sözler, Suriye felaketine ya da krizine dair gelişmelerin nasıl peş peşe geldiğini, bu sefil rejim güçlerinin Dera kapılarını yıktıktan sonra Kuneytra şehrinin kapılarına kadar nasıl dayandığını “açıklar” niteliktedir. İran topçu mermileri ve Rus stratejik füze bombalarıyla bu bölgeler yerle bir edilirken, İsrailliler sadece birkaç metre uzaklıkta ellerini mutluluktan ovuşturarak bu durumu seyretmekteler ve “muhalifler cehenneme gitsin!” edasındalar.

Bu, yeni bir durum olmadığı gibi 2011 Suriye İntifadası’ndan sonraki bir gerçeklik de değildir. Siyasi koruma kalkanı içine girmiş olanlar hariç herkes bilir ki Hafız Esed, 1966 Şubat’ından sonra Baas’ın yönetimine başkaldırıp ve onu kendi yol arkadaşlarının elinden zorla almanın yani iktidarı ele geçirmesinin arifesinde Savunma Bakanı iken, Abdulhalim Haddam’ın dilinden Kuneytra kentinin ve Golan Tepeleri’nin tamamının düşmesinden iki gün önce buraların kaybedildiğini açıklamıştı. Bu durumu İsrail ve BM aynı anda ve hemen tanıdılar. Bunun anlamı, bu stratejik alan İsraillilere herhangi bir savaş veya çatışma olmaksızın teslim edilmiştir.

Filistin silahlı devriminin başlangıcı olan “Eilabun” operasyonu 1965’in başlarında Filistin Devlet Başkanı merhum Yaser Arafat (Ebu Ammar) tarafından yönetildi. Golan Tepeleri’nden başlayarak Taberiye Gölü yakınındaki Nasıra kentine doğru ilerlemişlerdi. Beyrut’ta ise gerekli hazırlıklar yapılmıştı. Baas Partisi’nin yönetimi üzerinden yaklaşık iki yıl geçmişti. Hafız Esed, yol arkadaşlarının ellerinden bu rejimi alma kararının ilk aşamalarındaydı. Filistinlilerin devrimini ve “silahlı mücadeleyi” destekleyen “ulusal liderlik” adında bir “şey” vardı. Bu devrim aslında Cezayir’i buçuk milyon şehit verme pahasına, 132 yıl sürmüş ve insanlık tarafından bilinen en kötü sömürge olan Fransız sömürgesi zulmünden kurtaran Cezayir devrimini andırıyordu.

Bu, Haziran 1967 savaşından sonra işgal edilen Golan Tepeleri aracılığıyla İsrail’e karşı silahlı Filistin eyleminin başlangıcıydı. Ancak, 1966 yılında Şubat hareketi sahneye çıktı.“ulusal liderlik” hareketini sona erdirdi. Kendisi sonradan meşhur Mezze hapishane hücrelerinden birinde ölen Binbaşı Salah Cedid ve bir grup asker yönetime el koydu. Bu askerler içinde yıldızı gittikçe parlayan Hafız Esed vardı. 1970’te yol arkadaşlarına darbe yaparak tarihe “el-Hareketu’t-Tashihiyye” (Revizyon Hareketi) olarak geçen bir hamleyle iktidarı ele geçirdi. Esed’in gelmesiyle işler değişti ve Filistin gerillalarının bu tepelerden geçip işgal altındaki Filistin’e ulaşması engellenmeye başlandı. Aynı yasak Baas Partisi’ne bağlı “Saika örgütüne” dahi uygulandı.

Hafız Esed bu yasakları Suriye Savunma Bakanı ve Suriye hava kuvvetleri komutanı iken yürürlüğe koymuştu ve henüz 1970 yılındaki “düzeltme hareketini” yapmamıştı. Suriye topraklarında gerilla elbisesi giyen herhangi bir kişinin dolaşmasını yasaklayan 26 maddelik bir genelge yayınladı. Bu genelge sadece 1967’den sonra işgal edilen Golan Tepeleri’nden geçişi değil, İsrail’e karşı herhangi bir yerden silahlı bir harekâtın başlatılmasını da engelliyordu. Muhtemelen partideki yol arkadaşı ve o dönemin devlet başkanı Nureddin Atasi ve yine o dönemin en güçlü kişilerinden Salah Cedid bu düşünceleri tasvip etmiyorlardı.

Böylelikle, bu “genelge” gereğince Suriye cezaevlerinin kapıları sonraki yıllarda Filistinli gerillalara açılmış oldu. 1967’de Golan Tepeleri’nin işgalinden sonra, bu tepelerde askeri harekât yürütmeye çalışan yüzlerce Filistinli gerilla hapse atıldı. Bunların bir kısmı Baas Partisi’ne bağlı ve bir Suriye örgütü olarak kabul edilen “Saika örgütü” nden kimselerdi.

Golan Tepeleri, 1967’deki işgalinden ve hatta 1973 Ekim Savaşı’ndan sonra bile Filistinli gerillalara kapatıldı ve silahlı eylemler yasaklandı. Bu yöndeki baskılar, 60’lı ve 70’li yıllarda hiç eksik olmadı ve Ürdün ve Lübnan’ı da kapsayacak şekilde uygulandı. Esed rejimi -gerek baba gerekse oğlu döneminde- Suriye’yi “Siyonist düşman” ile çatışmaya vakti-saati gelmeden sürüklemenin mümkün olmadığı, bir gerekçe olarak sürekli öne sürdü. Ve bunun vakti-saati tüm bu uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen henüz gelmemiş gözüküyor. Bu rejimin başında Beşşar olduğu sürece asla gelmeyecektir, zira o babasının sırrını taşımaktadır!!

Suriye’deki İran’ın varlığının İsrail’le hiçbir ilgisi yoktur. Daha birkaç gün önce, İran Dini Liderinin uluslararası ilişkiler başdanışmanı Ali Ekber Velayeti Rusya’da kaldığı süre boyunca Tahran adına bu açıklamayı yaptı. Bu gerçek zaten herkes tarafından bilinmektedir. İran, Afganistan ve Irak’taki mezhepçi milislere ek olarak, yetmiş binden fazla İranlı savaşçıyı temsil eden bu varlık, Suriye devrimine karşı çıkmak ve Beşşar Esed rejimini korumak içindir. Binyamin Netanyahu, 1970’den bu yana tüm bu yıllar boyunca Golan Tepeleri’nde İsrail güvenliğinin garantörünün Esed Rejimi olduğunu defalarca ifade etmiştir. Şimdiye kadar, açık, kesin ve tartışılmaz olan şey, İsrail’in Suriye krizinde önemli bir oyuncu ve bu kanlı rejimi ve başkanını ayakta tutan ülke olduğudur.

Ve eğer İsrail’in hiçbir stratejik çıkarı olmasaydı, farklı biçimlerde gerçekleşen İran müdahalesine istekli olmasaydı, bütün bu İran müdahalesi mümkün olamazdı. Bu alandaki en önemli kanıt, Rusların bu müdahaleyi desteklemiş olmaları ve hala da desteklemeye devam etmeleridir, zira bunda onların da çıkarları var. Ve Vladimir Putin, Binyamin Netanyahu’nun bölgedeki en büyük müttefik olduğunu düşünüyor. Buna ek olarak, ABD, bu dönem ve ondan önceki tüm dönemlerde İsrail devletinin Ortadoğu’daki en büyük gerçeklik olduğunu ve başkalarına güvenemeyeceğini düşünmektedir.

Burada kesin bir gerçeklik var ki, İsrail’in onayı ve rızası olmadan Rusya’nın Suriye’de bütün bu aktif ve kararlı rollerini oynaması mümkün değildi. Şayet İsrail onaylamasaydı Suriye halkına ve Suriye devrimine karşı en büyük komplo olan “çatışmasızlık” alanlarının olması da mümkün olmayacaktı. İsrailliler, bu devrimin oluşturduğu tehlike kadar, Esed rejiminin kendileri için bir tehlike oluşturduğunu düşünmüyorlar. Bu artık herkes tarafından bilinen bir gerçek haline gelmiştir. Aksi takdirde, Tel Aviv’in güneydeki son olaylarla ilgili sessizliğini izah edemeyiz. Her taraftan İsrail kuvvetleri tarafından kuşatılmış bulunan Kuneytra şehrinin Şam rejimi tarafından hedef alınması karşısında sesiz kalmıştır. Bahanesi ise burada bulunan muhalifleri terörist unsurlar olarak nitelemesidir.

Bütün bunlar ne anlama geliyor?

Bu, Beşşar Esed rejimini bütün bu “zaferlere!!” ulaştıranın ne Ruslar ne de İranlılar olmadığı, bilakis İsrail ve hatta Netanyahu olduğu anlamına geliyor. İsrail bu krizin ana oyuncusu olduğunu ve kendisi olmadan hiçbir çözüm bulunamayacağını ispatlamıştır. Arap meselesinde genel olarak bu trajik durumlar olduğu sürece bu tam bir felakettir.

Şayet gerçeği söylemek gerekirse, İsrail, Beşşar Esed rejimini bu uzun yıllar boyunca, kendi güvenliğini bahane ederek koruyup kollamıştır. Onu “güvenilir bir bekçi!!” olarak görmüştür. Bu durum Esed’in uzun yıllar boyunca bu bölgede ana figür olarak kalacağı anlamına gelmektedir.