Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Farc trajedisi ve Escobar komedisi arasında Kolombiya | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Kolombiya Cumhuriyeti, Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfettiği gemilerin son yelkeni olarak anılır. Latin Amerika’nın bu ünlü ülkesi günümüze kadar bu kaşifin adını taşımakla yetinmedi, ülke toprağı kaşifin aldığı ve getirdiği yükleri de taşıdı; kanı, köleliği, devrimi ve uyuşturucuyu. Ülkenin (fakirleri), tüfeğin mahzenini dolduran birer mermi konumuna gelmiş, hatta ve hatta (Fakirler) tetiği çeken parmaklar olmuş. Ve bu (fakirler) adına da binlerce hayat kaybedilmiş.

FARC, Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri, yeni dünyadaki popülist ve silahlı komünizmin politik, ekonomik ve etnik doruğunu teşkil eder. 1964 yılında Manuel Marulanda’nın liderliğindeki bir grup köylü Kolombiya Komünist Partisi’nin silahlı kolu olarak FARC’ı kurdu.Ülkedeki güç ve zenginlikleri kontrol eden burjuva azınlığa karşı savaşmayı şiar edindi. Yayınladığı bir bildiride, “Bizler komünistiz, Marksistiz, Leninistiz ve Bolivarcıyız” diyen Marulanda, “Adaletsiz burjuva iktidarının köleleştirdiği yoksul köylülerin kurtuluşu için silah taşıcağız” dedi. Silah ve ideolojisini, gençlik milisleri şeklinde organize ettiği, fakir köylüler arasında yaydı. Bu milisler resmi orduya karşı onlarca yıl sürecek olan savaşlar yürüttü. Birkaç yıl içinde bu devrimci örgüt, devlet içinde bir devlete dönüştü. Hem Latin Amerika’nın içinde hem de dışında geniş çaplı propaganda hamleleri sayesinde birçok ülkeden gelen coşkulu ve radikal solcu gençlerle günden güne güç kazandı. Uluslararası alanda radikal solcu bir örgüt olarak tanındı.

O dönemlerde sol hareketler, ‘Muz Cumhuriyetleri’ adını taktıkları, Latin Amerika’daki ABD uydusu politik sistemlere karşı ideolojik savaş açmıştı. Yine o dönemlerde Küba ve ABD arasındaki çatışma, ABD’ye paralel rejimler karşısında sol tandanslı savaş ateşine benzin döktü. Bu devrim savaşlarının alevi Vietnam savaşının genişlemesiyle daha da yükseldi.

İç savaşların yakıtı, insanlar, para ve iğdiş edilmiş beyinlerdir. Fakir çiftçileri savunmak ve haklarının kazanılması adına kurulan FARC, çiftçileri kokain üretmek için kullanan silahlı bir çete haline geldi. Üretilen kokaini pazarlamak için geniş bir sınır ötesi ağ kurdu, ardından da zenginlik ve uyuşturucu savaşının tarafları arasında çatışmalar çıktı.

Geçen yüzyılın seksenlerinde, FARC, Kokaini kullanarak savaşını yürüten ve aynı anda kokain elde etmek savaşan, bir imparatorluğa dönüştü. Kolombiyalı Komünist Parti artık bu gerçeği görmezden gelemedi ve FARC’la olan ilişkilerini tümden kestiğini duyurdu. Kokain, kan ve devrim ülkede başka bir toplum yarattı. Cinayet, kaçırma, yerinden etme ve suç olmaktan çıkarak, günlük yaşamda birçok kişinin davranışını yön veren; 260.000 kişinin ölümüne, 7 milyon insanın yerinden edilmesine veya kaçırılmasına neden olan bir ideoloji haline geldi.

ABD’nin ve bir dizi Latin Amerika ülkelerinin desteğini alan Kolombiya hükümeti FARC’a karşı savaş ilan etti. Bunun yanı sıra, isyan ve kokaine karşı da çifte savaş ilan etti. Bu dönemde, Kolombiya hükümeti ikili bir politika izledi. Bir yönden FARC’a karşı askeri operasyonlarını yoğunlaştırırken aynı zamanda barış elini de uzattı. Küba, iki taraf arasındaki müzakerelerde gizli arabuluculuk yaptı.

Savaşın şövalyesi sonradan barış şövalyeliğine de savundu; Savunma Bakanlığı döneminde FARC’a karşı askeri operasyonları genişletme planlarını uygulamaya koyan Juan Santos, 2014 yılında Cumhurbaşkanı olarak seçildi ve savaşa son verecek kapsamlı bir barış planına öncülük etti. Milisler, kendilerine bir «havuç» verilmesi koşuluyla silah bırakmayı kabul etti. Bu ‘havuç’, milislerin yasal bir siyasi partiye dönüşmesi ve seçimler öncesinde bu yeni kurulan partiye Kongrede 10 koltuk verilmesiydi. Buna ilaveten de seçimlerde kazandıkları her koltuk kendilerinin olacaktı. Ayrıca, hükümet, FARC tarafından önerilecek kapsamlı ekonomik reform taslağını da araştıracağını taahhüt etti.
Kolombiya, yarım yüzyılı aşkın kanların döküldüğü, akılların ve vücutların bozuştuğu ve fakirlerin daha da fakirleştiği bir kurtuluş savaşına şahit oldu. FARC bu savaşta fakirleri kurtarma ve haklarını arama bayrağını taşıdı, taşıdığını söyledi. Fakat şurası bir gerçek ki, fakirler bu savaşta, kah mayın tarlasında, kah kokain tarlasında yüzlerce defa ölen ve bu savaşın yakıtını sağlayan bir kurbandan öteye gitmedi. Kolombiya volkanında kan gölü bir kraterdir ve tek renklidir. Bu renk te fakirlerin rengidir, fakat bu kan gölünün bir çok renkte lavları vardır. Pablo Escobar’ın bu renkler arasında en göz alıcı renk olduğundan şüphe yoktur. Zira bu adam, dünyadaki ve hatta tarihteki en büyük suç imparatoru konumundadır. Dünyanın tüm mafyalarını aşmış, kan denizinde yüzerek güç ve paraya doğru ilerlemiş ve sonunda ulaşmıştır. Fakirlerin iskeletleri ve kafataslarından kokain dağları inşa etmiş, devlet üstünde bir devlet kurmuştur.

Pablo Escobar, hayatının ilk dönemlerini yoksul topraklarda yaşamış, eski giysileri giyen ve çöp artıklarıyla beslenen yığınların arasında büyüyen FARC’ın aynı babadan olmayan ağabeyi konumundadır. Escobar bu fakir halkları birer para madeni olarak gördü. «Yoksulların haklarını kurtarma» sloganı arkasına gizlenerek bu fakirler yığınlarından silahlar, bombalar ve suç ideolojisiyle donanmış bir ordu kurdu. Escobar’ı güç ve paraya ulaştıracak olan binlerce fakirin çalıştığı bu ordu, kokain ekimi ve imalatında uzmanlaşmış, sınırları aşan muazzam dağıtım sistemlerine sahip bir şiddet örgütüydü. Escobar, dünyanın bir numaralı kokain üreticisi olan Kolombiya için bir rekor kırdı. Kişisel serveti 30 milyar doların üzerindeydi. Para saymak için gereken zamanı bulamadığından tartarak çuvallara dolduruyordu. Dünya kokain pazarının yüzde seksenini elinde tutuyordu. Ve sonunda Kolombiya Devleti Escobar’a karşı savaş açtı,

İkinci kurbanı konumundaki ABD ise, onunla savaşmak için gizli ve açık kuvvetlerden oluşan güçlerle savaş açtı. Escobar’ın ABD’ye karşı açtığı kokain savaşı, Britanya İmparatorluğunun Çin’e karşı yürüttüğü afyon savaşından daha şiddetli idi, acımasız ve gerçek bir savaştı. Bu savaş sayesinde Escobar, Kolombiya’da popüler bir kahraman haline geldi. Escobar, bu savaşı idame etmek ve servetini ayakta tutmak için yoksullar için okullar, konutlar ve sanatoryumlar inşa etti.

Para ve gücüne güvenen Escobar, FARC ile uzun ve şiddetli bir çatışma içinde olan devleti tüketmeyi başardı. Devletin üstünde bir devlet kurarak, üç cumhurbaşkanı adayını, adalet bakanını ve birkaç gazeteciyi öldürdü. Aynı anda Escobar, bazı güçlere de ulaşmayı başardı; Temsilciler Meclisi üyesi oldu ve planları arasında cumhurbaşkanlığına adaylık dahi vardı.

Masaya oturmaya ve Escobar’la pazarlık yapmaya mecbur kalan devlet, Escobar’ı özel sektör tarafından yönetilen, kendi parasıyla ve talimatıyla inşa edilen ve yine kendi adamları tarafından oluşturulan bir tabur tarafından korunan özel bir hapishaneye koymayı kabul etti.
FARC ve Escobar arasındaki Kolombiya, arenadaki boğa’ya dönmüştü. FARC boğanın gövdesine kılıçları saplayan süvari rolünü oynuyordu. FARC’ın devleti kan kaybıyla sarstıktan sonra, matador Escobar’ın boğanın boynuna kılıç saplaması bekleniyordu.

Kolombiya, trajedi ve komedi ülkesi. Kan ağacıyla dolu ormanlarla kaplıdır. Tarih boyunca bu ülke etnik, kültürel ve sosyal miraslar arasında çalkantılı bir devinim yaşamıştır. Yoksulluk umutsuzluğa ve öfkeye yol açtığı gibi, sol ideolojilerin nüfuz etmesine de yol açtı. Sınıflar arası silahlı nefretler uyandı; iç savaşlar farklı sloganlar altında yapıldı.

Kolombiya’nın bir başka gücü de var; Kolombiya’da doğan ve bu ülke benliğinin tümünü kaplayan devrimci filozof ve romancı Gabriel Garcia Marquez de paletli harflerden oluşan ordusuyla savaşa katıldı. Bu, dağa çıkmışçasına dik kafalı romancı-filozof Latin Amerika ülkelerini gezerek Castro ile arkadaşlık kurdu, Che Guevara’dan etkilendi. Amerika Birleşik Devletlerine girmesi yasaklandı. Kendisini takdirle okuyan Devlet başkanı Bill Clinton sayesinde bu yasak kaldırıldı. Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Bu yazarın kaleminden çıkan her harfin içinde Kolombiya’nın varlığı anlaşılıyordu.

Marquez ‘Yüzyıllık yalnızlık’ romanını şu paragraflarla başlatır: “Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü, o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı. O zamanlar Macondo, tarih öncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısında kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü. Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha. Bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekti. Her yıl Mart ayında, paçavralar içinde bir çingene obası köyün dışına çadırlarını kurar, boru ve dümbelek şamatası içinde yeni icatların çığırtkanlığını yaparlardı.” Etkileyeci, değil mi? İşte bu Macando Kolombiya’nın fay hattıdır.
“Yüzyıllık Yalnızlık” romanı kan, ölüm, sevgi, kurşun ve sihirli hazinelerle doludur.

Romancımızın dedesi bin gün süren iç savaşta rol almış, torununa savaş anılarını uzun uzun anlatmıştır.
Marquis, çalışmalarının ve harflerinin barış ve yaşam için bir umut yolculuğuna dönüştüğünü görmeden öldü. Rivayet edilir ki, Marquez, ‘insanlığın ilerlemesinin savaşan orduların ilerlemesine benzediğini’ söylemiş, yani, ordunun ilerlemesinin en ağır giden askerin hızına bağlı olduğunu.