Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Haziran hezimeti ve DEAŞ’ın parlaması | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Haziran 1967 yılının korkunç hezimetinin DEAŞ Örgütünün ve sözüm ona “Hilafet Devleti”nin yükselmesi ve ardından ikisinin hezimete uğraması arasında bir bağ kurmak tuhafınıza gidebilir. Ama bu bağı kuracak ve garipsemenizi giderecek birçok sebep var.

Haziran 1967 hezimetinin her türlü acısının yaşandığı O günleri yaşayanlar hala hayatta, İsrail’in kolunun Suriye’nin Golan Tepelerine kadar, Mısır’ın Sina yarımadasına kadar ve Batı Şeria ve Gazze Şeridine dek erişimini gördüler ve zamanında ‘zayıf bir varlık’ olduğunu söyledikleri İsrail’in üç Arap Ordusunu yenme skandalını mazur göstermeye çalışanların ‘Biz onları Doğudan bekliyorduk, Batı’dan geldiler’ söylemine sarıldıklarına da şahit oldular.

Tarihi doğruların dillendirilmesi amacıyla şu gerçeği de söylemeliyiz: devletin ikinci adamı ( ve Mısır Genel Kurmay Başkanı) Mareşal Abdülhekim Amir’in özel hayatını istediği şekilde yaşarken İsrail uçaklarının Mısır ve Suriye uçaklarını hava alanlarında daha uçmadan vurulmasına kızan Mısır kamuoyunun kızgınlığını dindirmek için ‘Biz onları Doğudan bekliyorduk, Batı’dan geldiler’ söyleminin Cemal Abdülnasır’ın adamları tarafından üretilmiştir.

İsrail uçaklarının Libya semaları üzerinden Mısır’a sızdığının doğru olduğunu varsaysak ve Libya’nın başkenti Trablus’daki İngiliz el- Mallaha hava üssünden ve Tobruk kentindeki Amerikan el-Adem hava üssünden destek gördüklerini varsaysak dahi, bu üsler gizli saklı değildi ve bunları Mısır liderliğinin bilmesi gerekmez miydi? Burada iki şıklı bir problem var; ilki, her türlü hatayı mazur kılabilecek ve çoğunluğa satabilecek, hatta inandırabilecek, bir grubun bulunması. İkinci şık ise, kendilerine teklif edilen her türlü ağrı kesici ilacı almayı ve, akla yatkın olsun veya olmasın, kendilerine söylenen her şeyi kabul etmeye hazır olan bir çoğunluğun bulunması. Bu bir tek Mısır’a özel bir dert değil, üçüncü dünya ülkelerinin çoğu, ve özellikle Arap ülkelerinde ve topluluklarında, yaygın olan bir hastalıktır.

Hastalıkların varlığının sürekli inkarı mantığı yeni hastalıklara yol açar. Hastalığın varlığını inkar edenler virüslere ölüm-kalım meselesi olarak bakılmaz. Konunun kolay ve kolaylıkla baştan defedilebilir, zamanı gelince gider mantığıyla bakılır, ama bir gün uykudan kalkıldığında virüs’ün geliştiğini, bir çok yere sıçradığını hatta kansere evrildiği dahi görülür. Bu durum 1967 savaşında açıkça görüldü. Fakat bununla kalınmadı ve aynı inkar mantığını iki binli yıllarda da gördük ve DEAŞ’ın bu mantık sayesinde geliştiğini ve serpildiğini gördük. Bu örgüt benzeri görülmemiş şekilde terörü ve baskıyı kullandı ve din adına insanları kullanmada kendisine gösterilen müsamaha ve görmemezlikten gelme olmasaydı asla ortaya çıkmazdı.

Nasıl ki, yirminci yüzyılın başında kendini yer üstünde ve yer altında güçlendirmekle meşgul olan İsrail’e zayıf varlık, kartondan devlet ve bisküviden ülke denilirken İsrail, Mısır, Suriye ve Ürdün’ün bir çok parçasını kontrolü altına aldı, diğer dini oluşumların da görmezlikten gelinmesi yine Irak ve Suriye’nin büyük parçalarının DEAŞ örgütünün denetimi altına düşmesini sonuçlandırdı. Bu sadece DEAŞ’la ilgili bir tespit değil, bu tespit Mısır’daki ‘Tekfir ve Hicre örgütü’, Cezayir’de ‘Silahlı İslami Cemaat’, El Kaide ve Taliban örgütleri de yine Irak ve Suriye’den dişe dokunur miktarda bölgelerin alınmasına neden oldu. Yine bu görmemezlikten gelme politikası DEAŞ’a Suriye ve Irak’ta insanlara emsali görülmeyen facialar yaşattıktan sonra hızla hezimete uğrayıp küçülen sözde ‘Hilafet Devleti’ kurma imkanı sağladı.

Birçok insan için etraftaki tehlikelerin hafife alınması daha kolay gelen bir yoldur. Hal bu ki, aklı başındaki herkes fırtınanın kopacağını tahmin ederse ona göre tedbir alır, yoksa, ellerinden ağlamaktan ve dövünmekten başka bir şey gelmez. Yapılacak başka bir şeyler de var: Yanlışlıkları teşhis etmek ve gereğini yapmak, yanlışı inkar etmek ise daha fazla yanlışı peşinden getirir.