Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Husiler tutukluları serbest bıraktığında savaş bitecektir | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Savaş çıkaranlar, insanı insan yapan değerleri ve anlamları kaybeder. Ama ilk önce insanlıklarını kaybederler. İnsanlıklarını kaybettiklerin tezahürlerinden biri de, insanın başına gelen hadislere ilgisiz kalmalarıdır.

İnsanları güvenli yaşamlarından ölüme, evlerinden ve ailelerin yanından gözaltı ve işkence merkezlerine götürmek bunun tezahürlerinden bazılarıdır. Bu yüzden hükümet tarafından darbecilerle görüşecek heyetin başkanlığı tarafıma tevdi edildiğinde bu konuyu öncelikli olarak ele almayı istedim. Zira tutuklular, zorla kaçırılıp esir alınanlar konusunu çözmek siyasi bir çözüme ulaşmanın en kestirme yolu olduğu gibi inkılâbı bitirecek ve savaşı sona erdirebilecek bir hamledir. Bu dosya üzerinde bir anlaşmaya varabilirsek, savaşı başlatanların Husilerin insanlıklarını yeniden inşa etme sürecine girmiş olacağız. İnsanlıklarını yeniden kazanırlarsa, akla dönüşleri kolaylaşacağı gibi siyasi anlaşmaya varılması ve savaşın sona ermesi de kolaylaşacaktır.

Binlerce tutuklu, kaçırılan ve zorla rehin alınanların ailelerinin çektikleri acılar tarif edilemez. Bu zorla rehin alınanların başında şu dört komutan vardır; Mahmud Sebihi, Nasır Mansur Hadi, Faysal Recep ve Muhammed Kahtan… Bunlar zorla kaçırıldılar, tutuklandılar ve üç yıldan beridir nereye götürüldükleri bilinmiyor.

Bu görüşmeler için hükümet tarafını temsilen resmi olarak görevlendirildiğimden bu yana, bu konunun, çözülmesi en öncelikli bir mesele olması için arkadaşlarımla beraber büyük bir çaba sarf ettik. 15 Aralık 2015’te “Biel” görüşmelerine gitmeden önce konu ve detayları üzerinde mutabık kalınan gündemi, çalışma takviminin en başına aldırmayı başardık. O zaman, mağdurların ve ailelerinin acılarının çok uzun sürdüğünü (şimdikine kıyasla sadece altı ay geçmesine rağmen) ve hızlı bir çözüm bulmamız gerektiğini görüyorduk. Suçluların suç işlemeye devam edeceğine inanmıyorduk, şu an itibariyle bu suçun üçüncü yılı hakkında konuşuyoruz. Ayrıca, tutukluluktan kurtulanlar, tutukluluk esnasında maruz kaldıkları işkence ve korkunç muameleleri haber veriyorlardı, bu da bizleri daha hızlı hareket etmeye sevk ediyordu. Bu işkence ve kötü muameleler hala devam etmektedir. Muhtemelen bu çapta ve büyüklükte bir işkence ve vahşet daha önce görülmemiştir. Bizi hızlı davranmaya sek eden diğer bir amil de onların bilinmeyen ve yasadışı gözaltı merkezlerinde tutulmalarıdır. Darbecilerin delegasyonuyla görüştüğümüz İsviçre Biel’de, bu mesele aramızdaki önemli tartışma konularından bir olarak günlerce devam etti. Herhangi bir siyasi müzakereden önce, onlarla bu insani yön üzerinde anlaşmaya varma konusunda ısrar ettik. Darbecilerin delegasyonu bu meseleleri önemli görmüyorlardı ve bazen de bunları tartışmaya yetkili olmadıklarını! Söylüyorlardı.

Bizler ise – hükümet delegasyonundaki meslektaşlarım ve ben – bu sorunları çözmeyi güven oluşturmak için zaruri gördük. Eğer darbeciler savaşı durdurma istekliliğine sahiplerse, daha doğrusu insani duyguları ve insani değerleri varsa, bu önemli bir gösterge olacaktı. Sorumluluk ve değer taşmanın ve güvencenin bir ifadesi olarak, bu işin karşılıklı yükümlülükleri içerdiğini vurguladık. Hükümet, darbe taraftarlarının elindeki tutukluların varlığı veya yokluğuyla ilgilenmiyor. Zorla kaçırılanların akıbetini ve özellikle tutukluluk yerleri meçhul olanların yerlerini bilmek istiyor. Bunlara dair o dönem itibariyle elde edilen bilgileri kendilerine sunduk. Elde edilen veriler sonradan daha da genişledi ve halen çalışmalar devam ediyor. Şimdiye kadar şu önemli soru bile tam olarak cevaplanmadı: Tam olarak ne kadar tutuklu var? Bildiklerimiz, bilmediklerimizden daha az ve buna dair birçok gösterge var. En başta dört lider ile ilgili olmak üzere eldeki verileri kendilerine sunduk, onların akıbetine dair resmî bir cevap vermelerini istedik, ancak darbeciler bizim isteğimizle ilgilenmediler. Önceki taahhütlerini de yerine getirmediler. Gözlemci devletler ve uluslar arası delegasyonların baskılarına ve girişimlerine aldırış etmediler.

Ben ve meslektaşlarım sürekli şu soruyu soruyoruz: Bunlar gerçekten de Yemenli mi!? Zira bu kadar insanlık dışı bir tavrı (ülkemiz birçok zalimane tecrübe yaşadı) ilk defa müşahede ediyoruz. Adeta vicdanlar çürümüş. Delegasyona resmi bir mektup gönderdik ve belirli bir zamanda buna yanıt vermelerini talep ettik, aksi halde bir cevap alana kadar görüşmelere katılmayı askıya alacağımızı bildirdik.

Gerçekten de, randevulardan birine katılmadık. Ve sonunda Uluslararası delegasyon ve ekibin ve gözlemci ülkelerin baskısı altında, inkılâpçıların heyeti liderliklerine danışmak için süre talep ettiler. İki insani noktayı (tutuklular, yardım ve Taiz kuşatması) ele almaya karar verdiler ve uluslararası topluluk bu anlaşmayı övdü.

Ancak bu anlaşma neredeyse iki buçuk yıl geçmesine rağmen hala uygulanmadı. Ele aldığımız tartışmalardan birisi de delegasyona yazdığımız ve inkılâpçı tarafın cevaplamasını istediğimiz resmi yazıydı: Dört liderin akıbeti nedir? Şimdi neredeler? Ve ziyaretleri nasıl organize ediliyor? Husiler buna cevap vermekten alabildiğine kaçıyorlar. Daha sonra, Husi delegasyonunun başkanı Muhammed Abdüsselam beni bir kenara götürdü ve Mahmud Sabihi’nin yaşadığını, durumun iyi olduğunu, Faysal Receb’in de aynı durumda olduğunu söyledi. Bu ikisinin iyi olduğuna dair bilgiler zaten ortalıkta dolaşıyordu. Kardeşimiz General Nasır Mansur Hadi’nin (es-Seb’ini) akıbeti o ana kadar bilinmiyordu. Bana onun hakkında şunu söyledi: “O iyi ve ilaçlarını sürekli alıyor ve Başkan Hadi hakkında rahat olmanızı istiyorum.” Bu, onun hakkındaki ilk bilgilerdi. Geriye sadece sivil Muhammed Kahtan’ın akıbeti kalmıştı ve onun hakkında: “akıbeti bilinmiyor” dedi. Gerçekten bilmiyor mu yoksa söylemeye yetkisi mi yok? Öğrenmeye çabaladım ancak şahıs çelişkili şeyler söylemeye başladı. Ve sonunda onun hakkında bir şey bilmediği söyledi. Şayet onun hakkında sadece bir veya iki kişi bilgi sahibi ise bu onlardan bir değildi. (Bir keresinde, eski BM Yemen Özel Temsilcisi İsmail Veled Şeyh Ahmed, onun kaderinin sadece Abdulmelik el-Husi’nin elinde olduğu sonucuna varmıştı.)

Bundan sonra, iki taraf ve delegasyonun önüne bu konuyu koymakta ısrar ettim ve bu tutuklular için bir ziyaret tertip edilmesini ve belirlediğimiz süre içerisinde akıbetlerine dair resmi cevap verilmesini talep ettim. Bir veya iki hafta kadar bir görüşmeden sonra bu konu üzerinde anlaşmaya vardık, ancak henüz bu talepler gerçekleşmiş değil. Görüşmelerin 14 Ocak 2016’da devam etmesi planlanmıştı. Öncelikle güven iklimi oluşturulacak, insani meseleler halledilecek, sonra da siyasi müzakerelere geçilecekti. Ancak bu toplantı sadece 24 Nisan’da Kuveyt’te, aylarca bekledikten sonra gerçekleşti. Darbecilerin delegasyonunun gelmesi için ayrıca bir hafta daha beklendi.

Dosyaya gelince, “Biel”e gitmeden önceki haliyle olduğu gibi kalmıştır. Sanki uluslararası topluluğa hiçbir taahhütte bulunmamış gibi davrandılar.

Kuveyt’te, bu dosya etrafında tarafların pozisyonları tekrarlandı, ortak bir komite oluşturuldu, isimler değiştirildi ve Delegasyon Bürosu birkaç sayfadan oluşan ayrıntılı taslak anlaşmayı taraflara sundu. Bu taslak darbeciler tarafından defalarca değiştirildi. Gözlemci ülkelerin elçileri ve uluslar arası delegeler, zorla kaçırılanlar, tutuklular, tutsaklar hususunda ihlallerin olduğuna dair defalarca demeçler verdiler ve konuşmalar yaptılar. Bu dosyadaki ihlallere dair birçok teklif sunduk ve dört liderin serbest bırakılamaması için üretilen bahanelerin önüne geçmeye matuf teklifler hazırladık. (BM Güvenlik Konseyi’nin 2216 sayılı kararı ve 7. Bendi, bu tutukluların derhal, koşulsuz ve güvenli bir şekilde tahliyesini öngörür …) Onlar ise, savaş halinde olduklarını bahane ettiler ve bunların da savaş esiri olduklarını ve buna Muhammed Kahtan’ın da dâhil olduğunu iddia ettiler. (Bu sivil liderin evini iki defa kolayca bastılar ve kendisini zorla –savaş cephesinden değil- evinden kaçırdılar.) Kendisini savaş esiri olarak nitelediler. Anlaşma imzalanıp savaş bitene ve barış geri gelene kadar, bu tutukluların Umman Sultanlığı’na nakledilmelerini ve orada ikamet etmelerini önerdik. Bu konuyu Umman’lılar ile de müzakere ettik. Ancak Husiler bu konudaki tavırlarını değiştirmediler.

Gazeteciler, aktivistler, politikacılar, anti-inkılâpçılar, masum vatandaşlardan tutuklu olanların da savaş esirleri oldukları hususunda ısrar ettiler. Kızıl Haç’ın herkesi ziyaret etmesini, isimlerini kaydetmesini ve ilk aşama olarak acılarını hafifletmek için ailelerine bu tutukluların durumları hakkında bilgi vermelerini teklif ettik. Savaş esirlerinin, tutuklular ve zorla kaçırılanlarla karıştırılmaması gerektiğini vurguladık. Esirler savaşçılardır ve onlar için farklı yasalar geçerlidir. Bunlar genellikle değiş tokuş edilir ve tutuklulardan farklıdır. Biz yine de onlar için de kolaylıklar sağlanmasını istedik. Zira hepsi insan ve Yemenliler ailelerine geri dönmeyi hak ediyorlar. Sonuçta, delegasyon, ekip ve uluslararası toplum olarak tüm çabalarımıza rağmen bütün anlaşmaları yok saydılar ve kendi istekleri doğrultusunda defalarca gerekli değişikler yapılan-en alt seviden dahi daha aşağıda bir sorumluluk yüklüyordu- bütün anlaşma metinlerinden caydılar.

Kuveyt görüşmeleri, hiçbir şey yapılamadan, 100 günden fazla bir süre sonra sona ermiştir. Istıraplar devam etti, tutukluların sayısı arttı ve başta Muhammed Kahtan olmak üzere bunların çoğunun akıbeti hala meçhul. Eski BM Yemen Özel Temsilcisi İsmail Veled Şeyh Ahmed’in çabaları da dâhil olmak üzere –kendisi San’a’yı defalarca ziyaret etti- bütün uluslararası çabalar başarısız oldu. Bu dört tutuklu da dahil olmak üzere tutukluları ziyaret edemediler. Muhammed Kahtan’ın nerede olduğunu bulamadılar. Uluslararası elçilerin çabaları, temasları ve arabuluculuklarına ve kendilerin verilen vaatlere rağmen bu konuda ilerleme kaydedilemedi. Hükümet kanadının hassasiyetle üzerinde durduğu bu dosya hakkında uzun süre konuşmak mümkündür. Ancak uluslararası toplum aynı hassasiyeti göstermedi ve belki de Husi grubunu yalnızca kontrolsüz bir çete olarak değerlendirdi. Yani ‘ne yapsa yeridir’ diye düşündü. Aktivistler, özellikle de insan hakları alanında faaliyet gösterenler, hala gerekli ilgiyi göstermiyorlar. Toplumdaki hassasiyet bile onlardan daha fazla. Belki de üyeleri, özellikle Husi tarafından kontrol edilen bölgelerde, kendilerinin de tutuklanma ve zorla kaçırılma tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını hissediyorlar.

Tutuklu kişilerin anneleri, eşleri ve kız kardeşleri tek başlarına kaldılar. Sürekli acı ve ıstırap yaşıyorlar. Başlarında erkek olmadan hareket ediyorlar ve bunun hayal kırıklığını hissediyorlar. Bu dosya güven oluşturmanın temeli olarak kalmaya devam edecek. Husilerin bu dosyadaki uygulamaları ahlaki, dini ve insani açıdan tam bir çöküş yaşadıklarını göstermektedir. Her ne kadar bu dosyayı tamamen kapatmamış olsalar da kendileri insan suretinde canavarlardır ve suç işlemeye devam edeceklerdir. Savaşta insani, ahlaki ve dini hiçbir ölçü tanımıyorlar. Halkımız bunlardan tamamen kurtulana kadar bunların sebep olduğu acı ve ızdıraplar bitmeyecektir.