Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

İhvan: Radikalizmin perde arkası | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Kahire: İmil Emin

“Zaman geçer, yüzler ya da bizi karşılayan özellikleri değişir, dil değişir ve zaman da değişebilir ama acı ilaç yine aynı acı ilaç olarak kalır.”

Büyük doktor merhum Rifat el-Said, ‘İhvan Cemaatinin Tarihi Yolculuk ve Varış’ adlı kitabının son bölümüne bu etkileyici sözlerle başlar. Sahnenin sonunda şu sorgulamayı yapar: “Yılanlar sadece benzerlerini mi doğurur?” Vaktinin ve akademik çalışmalarının büyük bir kısmını Mısır’daki İhvan-ı Müslimin’e ayıran Mısırlı düşünürün sözleri, bu cemaatin geçmişte ve şimdi dünya çapında başka radikal ve terörist yılanlar doğuran bir yapı olduğunu ve isimler ve yönelimler değişse de kargaşa doğuran sebeplerin daima kardeşlik perdesi altında ve İhvan Cemaati’nin ortaya attığı kılıf içinde geldiğini net bir şekilde ifade ediyor.

Arap-İslam dünyasındaki terörist grupların yanı sıra tüm köktendinci grupların tarihsel köklerini ve düşünsel arka planlarını anlamamız için 70’lerde İslami Diriliş Hareketi’nin yayıldığı genel tarihsel arka plana başvurmamız gerekir ki söz konusu hareket, önceki cemaatsel fikir ve uygulamaların uzantısına sahiptir.

Aşırılık yanlısı hareketler konusunda araştırma yapan Doktor Rifat Seyyid Ahmed, bizi kurucu Hasan el-Benna’nın koyduğu çerçeveden başlayarak bu olgunun kökenini anlamaya götürür. Seyyid Kutub, ‘Yoldaki İşaretler’ adlı meşhur kitabıyla İhvan-ı Müslimin Cemaati’nin ideolojisinin temellerini atmakla kalmamış 70’lerdeki tüm aşırılıkçı hareketlerin ideolojisine bir çerçeve sunmuştur. O ‘İhvan’ düşüncesinin modern Haricilerin ana kaynağı olduğunu düşünüyor ve şöyle söylüyor: “Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler’de inançlı bir öncü liderliğinde yapılan cihadın ve Kuran neslinin toplumu tâgutun egemenliğinden kurtaracağına inanır.”

Burada aynı ifadenin Halid el-İslamboli ve meslektaşları Enver Sedat tarafından neredeyse Seyyid Kutub ile aynı kelimeler kullanılarak dile getirildiğini yani 1964’ten öncesinin 70’leri geçerek 1981’e etki ettiğini görüyoruz. Bu etki büyük oranda İslam dünyasının birçok ülkesindeki diriliş hareketinin sebeplerinden bir kısmını açıklar.

İhvan-ı Müslimin Cemaati’nin Mısır’da, Arap dünyasında hatta Müslüman Asya ülkelerinde meydana getirdiği şeyin İslam dini ve hoşgörü lehine bir diriliş olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz. Bu sözde diriliş kayda değer iki anlam taşır:

Birincisi, yenilenme çağrısı yapan tüm hareketler aslında Mısırlı İhvan Cemaati’nin fikirlerinin bir uzantısı ve koludur.

İkincisi, İslam kılığına bürünerek terör ve şiddete başvuranlar ısrarla el-Benna’nın kurduğu ve Seyyid Kutub’un derinleştirdiği diriliş yolunda çalıştıklarını iddia ediyorlardı.

El-Benna’nın geçmişi ile tüm modern terörist grupların şimdisi arasındaki benzerlik düşündürücüdür. İhvan’a özel iki gizli örgüt yani Abdurrahman es-Senedi’nin yönettiği suikast çetesi ile 70’lerde Şükrü Mustafa’nın tekfir ve göç düşüncesi, nihayet 90’larda Usame b. Ladin el-Kaide’sine evrilmiştir. Ebu Bekir el-Bağdadi’nin DEAŞ’ı ise kendi görüşüne muhalif hatta örgütüne katılmayan Müslüman’ı tekfir ederken terörist İhvanın köklerine tutunur. Onların çoğu, hâkim ve mahkûmu tekfir ediyor ve mahkûm istemeyerek öldürülüyor ve kıyamet gününde niyeti üzerine diriltiliyor.

İhvan, Müslümanların ve daha sonra zımmilerin kanını mübah kıldı ve Cezayir’de muhaliflerinin kadın ve çocuklarını öldürdü hatta ceninleri tamamen ortadan kaldırmak için hamile kadınların karınlarını yardı. Tıpkı seleflerinin sahabeden Abdullah el-Celil Abdullah b. Habbab’a, karısına ve çocuklarına yaptıkları gibi. Mısır İhvanı’nın gerilemesi ile dünya aklın sınırlarını aşan aşırılıkçı terörist grupların derin uçurumunu tanıdı.

“İmam Buhari Taburu” ve “İhvan” Hakkında

Bugünlerde bize İhvan sayfalarını çevirterek onların dünya çapındaki tüm terörist saflarını doğuran en büyük ve en tehlikeli anne karnı olduğunu anlamamızı sağlayan ve bizi bu satırları yazmaya iten son mahmuz, ABD’nin Özbek ‘İmam Buhari Taburu’ olarak bilinen grubu terör listesine alması olmuştur. Bazı internet siteleri, onların Suriye topraklarındayken çocukları eğitmek ve silah talimi yapmak için oluşturdukları kampların videolarını yayınladı.

Grubun kurucusu olan ve geçen sene suikasta uğrayan Salahaddin el-Özbeki, görünüşe bakılırsa İhvan’ın bardağından sonuna kadar içmiş. Nitekim yolculuğu Afganistan’daki el-Kaide saflarında başlamış Taliban ve Siracüddin Hakkani (el-Kaide ile bağlantılı Taliban hareketinin önde gelenlerinden biri) tarafından Suriye’ye gönderilmiş ve tavafı Suriye’deki DEAŞ saflarında sona ermiş.

Tabur, terörist faaliyetlerine kurucu Salahaddin’in vefatıyla ara vermedi. Hâlihazırda Suriye’deki ‘İmam Buhari Taburu’nu yöneten ve eski Sovyet topraklarında İhvan-ı Müslimin ideolojisinin canlı kanlı temsili olan Ebu Yusuf el-Muhacir el-Özbeki, onun yerine geçti.

Geçtiğimiz Şubat ayının son günlerinde Ebu Yusuf, ‘Biz Kimiz?’ adını taşıyan ve grubunu tarif eden bir açıklama yapıyordu. Okuyucu, grubun bizzat İhvan-ı Müslimin’in ilkelerine dayandığını açıkça kabul edebilir. Önsözde Tabur’un amaçlarından biri olarak Esed rejimini devirmek ve Suriye’de İslami bir yönetim kurmak gösteriliyor.

İkinci hedef, bölgesel planda daha kapsamlı zira tabur, Orta Asya’daki Müslümanları tamamen kurtarmaya çalışıyor. Bu da gelecekte cihatçı projenin ihraç edileceği anlamına geliyor.

İhvan ve iç terör

“Terör, düşüncede başlar”. Bu, özellikle Mısır içinde geçmiş zamanlarda meydana gelen olayların altını çizen bir gerçektir ve sonraları İslamcı düşüncenin kaçınılmaz bir sonucu olan İslamcı teröre doğru bir eğilimin kanıtı olmuştur. Modern terör sürecinin köklerini ve yöneten ile yönetilenin düşüncesini anlamak için 1981 yılında Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın öldürülmesini planlayanlardan biri olan Muhammmed Abdüsselam’ın ‘Kayıp Görev’ adını verdiği kitapçıkta yazdıklarına başvurabiliriz ki bu kitapçık kendini ve başkalarını sürekli aldatmaktan başka bir şey değildir. Ondan önce de aldatılanlar olmuştu. Sonra ona başkaları katıldı. Buna, Cenin’in Silat el-Harisiye köyünde dünyaya gelen ve Afganistan’daki el-Kaide’nin ana kurucularından biri kabul edilen Filistinli Abdullah Azzam’ı örnek olarak gösterebiliriz.

Abdullah Azzam yalnızca İhvan-ı Müslimin’in tarihi liderlerinden biri değildi. Onun İhvan saflarına katılımı 1970 yılında gerçekleşti. Daha sonra Mücahitler Taburları’nda önde gelen üyelerden ve liderlerden biri oldu. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali, onun Arap gençlerini Sovyetlerle savaşa çekmek adına bir ofis kurması için altın değerinde bir fırsattı. Daha sonra bundan el-Kaide olarak bilinen örgüt doğdu ve dünyaya sıkıntı ve terör dağıttı. New York ve Washington’daki 11 Eylül 2001 saldırılarının aynasında da en kötü ve en çirkin yüzünü gösterdi.

Muhammed Abdüsselam’ın öncesine dönersek kendimizi tekfir ve göç düşüncesinin sahibi ve aynı zamanda önceki Mısır Vakıflar Bakanı Şeyh ez-Zehebi’nin katili olan Şükrü Mustafa’nın başı çektiği başka bir olgunun karşısında buluruz. Onun düşüncesi genel olarak şu şekildedir: ‘Kâfir’ toplumdan göç edilmesi gerekir. ‘Küfür’ topraklarından uzağa göç edemeyenlerin ‘kâfir’ toplumdan yani okulundan, işinden, ailesinden kendisini uzaklaştırarak kendilerine has bir toplum kurmak için üyelerin oluşturduğu gruba göç etmesi lazım gelir. Onun cemaati, 70’lerde kanla kirlenmiş elleriyle tanındı ve Seyyid Kutub düşüncesinin bir ürünü olmaktan öteye geçmeyen Şükrü Mustafa, Mısır’ın güneyindeki Asyut kentinde 1965 yılında onu tutuklayan güvenlik güçlerinin yolunu takip etti ve orada Seyyid Kutub’un aşırılık yanlısı düşüncenin kaynağı olan kitaplarından içti.

Abdullah Azzam ve ondan önce Şükrü Mustafa’dan kör terörün köklerini izleyen bir kimse, ‘İslamcı Cemaat’i göz ardı edemez… Söz konusu cemaat, Başkan Sedat’ın suikastı zamanında Mısır ve Mısırlılara dehşet salmış ve üyeleri Mısır’ın güneyinde özellikle de el-Minye, Asyut ve Sevhac ahalisine birçok acılar tattırmıştı. Kurucusu ve merkez ismi İhvan-ı Müslimin’e yakın ve 1970’te tutuklanana kadar onun saflarında aktif bir üye olan Ömer Abdurrahman’dır. Mısır ve ABD’deki rollerini uzak yakın herkes bilir.

Bu yolculuğu geçici bir süreliğine kendilerine ‘Beytü’l-Makdis Dostları’ adını veren bir grupla bitiriyoruz. Söz konusu grup, Sina’da mevzilendiğini iddia ediyor ancak doğrusu, mekanizmalarını ve yönelimlerini ordu ve polis güçlerine karşı dağıtmıştır ve yolsuzluğun, kargaşanın ve terörün yayılmasına hizmet etmektedir. Amacı, Mısır’da İhvan-ı Müslimin’in tekrar hâkim olmasını sağlamaktır. Propaganda konuşmalarını analiz eden birisi İhvan’ın öldürücü zehirlerle dolu konuşmalarının bir kopyasını bulur.

İhvan ve İran: Saldırgan tehlike

Bugün Batı Avrupa ve Amerika, İran’ı dünya çapındaki terörün en büyük destekçisi olarak görmektedir. Bu şu sorgulamayı beraberinde getiriyor: İhvan’ın çalışmaları ve düşüncesi ile İranlıların inancı ve Sünni Arap Müslümanlarına yönelik tarihi düşmanlıkları arasındaki çizgiler ve bağlar örtük ve iç içe mi?

‘Ulus ötesi Akımlar: İhvan-ı Müslimin ve İran’ adlı araştırmasında Araştırmacı Yazar Prof. Abbas el-Mürşid bize kayda değer bir özetle iki taraf arasında kopmaz gizli bağlar olduğunu söyler.

Prof. Abbas, İhvan’ın İran ile olan bağlantısını 50’lere kadar götürür. İslam Fedaileri hareketinin kurucusu Nevvab Safevi’nin 1954 yılında Mısır’ı ziyaret ederek İhvan-ı Müslimin liderleri olan görüşmesine ve daha sonra İranlıları İhvan hareketine katılmaya davet ettiğine değinir. Nitekim 1954 yılında Şam’daki bir konuşmada dile getirilen, “Kim gerçek bir Caferi olmak istiyorsa İhvan-ı Müslimin saflarına katılmalıdır” sözleri Safevi’nin kendisine atfedilir.

Fedailer’in düşünce yapısı, İhvan-ı Müslimin’in suikast ve daha başka tehlikeli görevleri üstlendiren askeri örgütlere benzer gizli örgütünün düşünce yapısı ile uyum gösteriyordu.

İhvan ve İslam Fedaileri arasındaki ilişki, İran’daki Şii İslamcı hareketin sembollerinin İhvan-ı Müslimin edebiyatının Farsçaya tercüme edilip yayınlanmasında temsil edilen gizli bir ilişki modeli doğurdu. ‘İslam ve Medeniyetin Sorunları’ ile ‘Bu Dinin Geleceği’ tercüme edilen kitaplar arasındadır.

İran ve İhvan arasındaki ilişkiler iki taraf arasındaki gizli ilişkiler ve ölçüler bir sır olarak geçse bile kopmadı. İhvan’ın rehberi olan Mehdi Akif’in 2008 yılında Şii yayılmacılığı ve bölgedeki nüfuzu hakkında konuşmayı reddederek İran’ın nükleer projesini savunması da bunu çağrıştıran işaretlerden biridir. Akif konuşmasında: “Nükleer program, amaç nükleer bomba üretmek bile olsa İran’ın hakkıdır. Amerika’nın nükleer bombası var. Aynı şekilde İsrail, Pakistan ve Hindistan’ın da. İran’ın neden olmasın?! Bu onun hakkı değil mi? İran, egemenlik sahibi bir ülkedir ve herhangi bir şeyi yapma hakkına sahiptir” demiştir.