Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

İran, Ortadoğu’daki sorunların sembolü ve terör liderlerinin sığınağı | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

“İran’dan devrim ihracı değil devlet olmasını, teröristlere ve silahlı militanlara destek vermeyi sonlandırmasını, Büyükelçiliklere saldırmamasını ve Arap ülkelerinin iç işlerine karışmamasını istiyoruz.” Öyle görülüyor ki İran, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr’in, İran ile ilişkileri normalleştirme eğilimi taşıyan bu sözlerini iyi anlayamıyor.

Suudi Arabistan ve İran arasındaki ilişkilerin kopmasından bu yana geçen 20 ay geçti.İlişkilerin koparılmasının İran’ın civar Arap ülkeleriyle olan ilişkilerini de etkilemesine rağmen, İran’ın bölge ülkelerine tehdit oluşturan siyasetinde ve bölgeye olan olumsuz yaklaşımında, hiçbir değişim gözlenmiyor. Aksine, İran’ın bölgeye yönelik siyasetinin olumsuzluğu arttı. İran, Yemen’deki Husi isyancılara füze ve silah sağlayarak Husileri, Müslümanların en kutsal mekanı olan Kabe’yi tehdit edecek konuma getirdi.

İran’ın, diğer bölge ülkelerindeki milis gruplara ve terör örgütlerine yardımı ise, bölge istikrarını sarsan faaliyetlerini gösteren başka bir hikaye. Suriye, İran’ın yıkıcı faaliyetlerine en çok maruz kalan bölge ülkesi olarak öne çıkıyor.

Merkezi Londra’da bulunan Dünya Arap Araştırmaları ve Haberleri Örgütü Müdürü Gassan İbrahim, İran’ın, Suriye’de Hafız Esed’in iktidarda olduğu günlerden, Beşşar Esed dönemine kadar sürdürdüğü rolünü anlatıyor.

İbrahim, Şarku’l-Avsat’a verdiği röportajda, İran’ın, Suriye’deki yıkıcı rolünün göz ardı edilemeyeceğini dile getirerek, İran’ın Esed ailesiyle köklü ilişkilere sahip olduğunu ve Suriye’de değişik roller üstlendiğini ifade ediyor. “İran, Suriye’de dini makamlar aracılığıyla Suriye halkına nüfuz etmeye ve fakir halkı kendi siyasetlerine alet etmeye çalışıyor. Suriye’ye kendi ürettiği kötü malları ihraç ederek, Suriye ekonomisine hegemonya kurmayı başaran İran, Suriyeli devlet yetkilileriyle de karanlık ilişkiler kuruyor” şeklinde konuşuyor.

İbrahim’e göre, İran’ın Hafız Esed dönemindeki etkinliği, Hafız Esed’in denge politikası nedeniyle daha sınırlı olsa da Beşşar Esed döneminde, Suriye toplumu ve ekonomisine içten içe nüfuz etti. Bunun en büyük kanıtı, Esed rejimini yıkmak için devrim başlatan Suriye halkına karşı ilk olarak İran’ın harekete geçmesi gösterilebilir.

Irak’ta, Nuri el-Maliki’nin iktidara geldiği dönemde, Maliki aracılığıyla DEAŞ terör örgütünün kurulmasında İran’ın rol oynadığı fikrinin uzak bir ihtimal olmadığını söyleyen İbrahim, İran’ın sadece DEAŞ değil, bölgede bulunan el-Kaide ve İhvan-ı Müslimin gibi radikal eğilimli terör örgütlerinin de gelişmesinde büyük pay sahibi olduğunu belirtti. İran’ın, ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesinden sonra çok sayıda el-Kaide liderini İran’da koruduğunu da sözlerine ekliyor.

Sonuç olarak, Suriyeli bir muhalif tarafından ‘Şeytani’ olarak nitelenen İran’ın bölge siyaseti, Afganistan’dan Lübnan’a kadar geniş bir coğrafyayı etkiliyor. İran, bölgedeki çeşitlilik arz eden toplumsal yapıya darbe vurmak için birçok kez mezhepçilik kartını devreye sokmuştur.

İran’ın, terörist yapılarla olan ilişkilerinin derin kökleri olduğunu söyleyen İbrahim, bu ilişkilerin en önemlisi olarak, İran’ın, 2014 eylül ayından bu yana, Yemen’in güvenliğini yerle bir eden Husi militanlara olan desteğini gösteriyor. İbrahim, “Husiler, İran sayesinde kendilerini darbe müttefikleri olan Ali Abdullah Salih yandaşlarından daha güçlü kılan silahlara sahip” cümlelerini kullanıyor.

Röportajda, İran’ın bölgenin istikrarını sarsan, olumsuz siyasetine nasıl karşı konulabileceği hakkında da görüşlerini belirten İbrahim, uluslararası toplumun bu konuda müdahil olması gerektiğini savunuyor.Bunun için ise, batı toplumlarının hükümetlerine baskı kurmasını zorunlu görüyor. “Arap toplumları ve araştırma merkezleri, batıyla olan ilişkileri sayesinde bu baskıyı oluşturmak için İran rejiminin yıkıcı faaliyetlerini dünyaya anlatabilir” değerlendirmesini yapıyor.

Konuya dair, Suudi Arabistan Şura Meclisi Üyesi ve tanınmış bir siyaset analisti olan Zuheyr el-Harisi’nin görüşlerini de aldık. el-Harisi, “İran tehlikesi, Arap ülkelerinin iç kalkınmasında güvenlik ve askeri durumu ilk sıraya yerleştiriyor” değerlendirmesini yaparak, İran’ın bölgenin istikrar ve güvenliğini tehdit eden faaliyetlerine karşı Körfez ülkelerinin korunmacı bir tutuma yönelmesinin normal olduğunu vurguluyor.

İran’ın, Arap ülkeleriyle ilişkileri ve Arap ülkelerinde etkili konuma sahip, Nuri el-Maliki, Hasan Nasrullah, Nebih Berri, Hasan el-Muşeyma, Said el-Şehabi ve Abdulmelik el-Husi gibi kişilerle olan ilişkileri arasında fark olduğuna dikkat çeken el-Harisi, “Bu kişiler, etkili konumlara sahipler ve bulundukları yerlerde İran’ın ajandasını imtiyazlı olarak uyguluyorlar. Bu kişilerin İran’la olan ilişkileri, sadece ideolojik bir ittifak olarak tanımlanamaz. Bu kişilerin İran’la olan çıkar ilişkileri, bu konuda önemli bir rol oynamaktadır” ifadelerini kullanıyor.

El-Harisi’nin, Ortadoğu’daki atmosfere dair yaptığı durum değerlendirmesine göre, İran-Esed rejimi-Hizbullah üçlüsü, bölgede meydana gelen yıkımın en önde gelen sorumlularından biri. Bölgedeki krizlerin Tahran, Şam ve Beyrut’taki Dahiye bölgesinden (Hizbullah’ın Beyrut’taki merkezi) neşet bulduğuna değinen el-Harisi, bu durumun söz konusu üçlünün krizlerdeki sorumluluğunu ortaya koyduğunun altını çiziyor.

El-Harisi, son olarak, şu değerlendirmeyi yapıyor;

“İran devriminin doğurduğu Hizbullah, bölgedeki meşruiyetini, silahını devrime kalkışan Suriye halkına ve Beyrut’u işgal ettiği sıralarda Lübnan halkına doğrulttuğu gün kaybetmiştir.”