Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

İran ve İsrail tehlikesi hakkında gerçekler | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Son zamanlarda, İran’ın biz Araplar için tehdit oluşturup oluşturmadığı konusunda yaygın bir tartışma var.

Elbette, her zaman bu tehditten kastedilen, gerici İran rejimdir. Zira Antik ve modern tarihin, küçük ve büyük tüm tarihsel karmaşanın odak noktasıdır. Yoksa ortak noktalarımızın ayrıldığımız noktalardan çok daha fazla olduğu kardeş İran halkı değil. İran tehdidi İsrail tehdidinden çok daha fazla ve kötüdür. Bu karşılaştırmayı yapar yapmaz Araplarda şöyle bir his, hatta bir kanaat akla gelir; bu devlet (İran) bize sadece bir komşu ve dost değil bilakis bize tepeden bakmayan, büyüklük taslama hastalığına yakalanmamış herhangi bir Arap devleti gibi kardeş bir ülke olması beklenir, yani en azından olması gereken budur.

Belki de insanın kalbini acıtan böyle bir karşılaştırmayı yapma durumunda kalmamızdır. Zira ne 1979 öncesi Şah döneminde ne de Türkiye’deki Mustafa Kemal Atatürk döneminde böyle bir karşılaştırma yapma gereği duyulmazdı. 40 yıldır iktidarda olan mollalar, uzun zamandır ortak tarihi bağları olan, komşu ve kardeş ülke olması gereken İran’ı, genişlemeci ve işgalci emelleri olan ve düşmanca tavır sergileyen bir devlete dönüştürdüler. Bu genişlemeci tavrı sadece komşu ve sınır ülkelerle sınırlı değil, bilakis Batıdaki Tatvan’dan Irak-İran sınırının son doğu noktasında Seyf Saad’e kadar tüm Arap bölgesini kapsamaktadır. Bu durum, Mollaların, Şahı Tavus Tahtından indirip yerine Ruhullah Ayetullah Humeyni’yi-Her halükarda Allah rahmet eylesin- oturtması ile başladı.

Şubat 1979’da Humeyni devriminin zaferinden önce, Tavus Tahtının kaldırılması ve Şah Muhammed Rıza Pehlevi rejiminin devrilmesiyle beraber bu İslam ülkesinin tüm bölgesel ve uluslararası nüfuzuyla, Araplarla birlikte İsrail’le karşı çıkacağı ve özellikle de Filistin devriminin yanında yer alacağı düşünülüyordu. Burada belki de bilmeyenler vardır, El Fetih Hareketi, üst düzey yetkililerini Humeyni’yle görüşmek üzere, Irak’taki Necef kentine göndermiş ve Filistin halkının kendisine verdiği desteği bildirmişti. O gün İran devrimi lideri, bu ziyarete güzel bir karşılık olsun diye zekâtların Filistinli Mücahitlere verilmesine cevaz veren bir fetva yayınladı.

Arafat (Ebu Ammar), Humeyni’nin Necef’te bulunduğu süre zarfında ve sonrasında taşındığı Fransa’daki hayatında ve kısaca İran devrimi sürecine kadarki bütün aşamalarda kendisiyle sürekli irtibat halinde kalmıştır. Ve Arafat, Humeyni Devrimi’nden hemen sonra, Tahran’a giden büyük bir heyetin başkanlığı yapmış olup, şimdiki Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas (Ebu Mazen), bu heyetin bir üyesi olarak bu ziyarette yer almıştır. Filistin liderliği ve Filistin halkının büyük bir çoğunluğu, bu devrimin, tüm kaynaklarını ve imkânlarını kendileri için ortaya koyacağına ve Lübnan’daki Şiileri de bu desteğin bir parçası kılacağına inanıyorlardı. 1965’ten Hizbullah’ın ortaya çıkışına kadar yaklaşık yirmi yıl kadar bu şekilde devam etti. Diğer bir ifadeyle Hasan Nasrallah’ın daha sonra savaşçı “Velayet-i Fakih Gücü” olarak ortaya çıkmasıyla durum değişti.

İran devriminin zaferi ile ilgili Filistin ve Arap “algısı” bu şekildeydi. Ancak bu büyük umutlar çok geçmeden büyük bir hayal kırıklığına dönüştü. Filistinliler ve Arapların çoğunluğu, Irak ile sekiz yıl sürecek savaş patlak verdiği andan itibaren gerek halklar gerekse teşkilatlar olarak vicdani ve siyasi saiklerle İran’ın yanında yer aldılar. Şurası kesin ki aslında bu destek, Amerikan işgali ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra bile devam edebilirdi, ancak İranlılar vakit kaybetmeden Şii Arapları bütün bu bölgede silahlı birer unsura dönüştürme arayışına girdiler. Lübnan’da “Hizbullah”, Irak’ta “Bedir Kuvvetleri” ve Yemen’de Husiler bunun tipik örnekleridir. Tüm bu mezhepsel gruplar, daha sonra İran Devrim Muhafızları yani Kasım Süleymani liderliğindeki “Kudüs Gücü” eliyle güçlendiler ve çoğaldılar.
En tehlikeli şey, İran’ın, Sünniler ve Şiiler olarak bütün Müslümanlar için bir güzel örnek teşkil etmek yerine, devriminin zaferinden hemen sonra, eski mezhep nefretine dayalı bir sınıflandırma sürecine girişmiş olmasıdır. Yapay ve gerçek dışı bu yapılanma tüm bu kanlı ve tek taraflı sürecin başlamasına neden oldu. Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan’da Kasım Süleymani, Hasan Nasrallah ve Hadi Amiri’nin himayesinde yapılanlar tam da budur. Elbette buralarla sınırlı kalmadılar ve Arap Mağrip yönüne doğru genişlemeye başladılar. Son gelen güvenilir bilgilere göre iki Arap kardeş ülke olan Cezayir ve Fas arasında ihtilaf konusu olan “Polisario” ve Batı Sahra meselesine yoğunlaştıkları görülüyor.

Daha da tehlikeli olan şey, İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de askeri müdahaleye başvurmak ve Sünniler ile Şiiler arasında mezhep temelli nefret tohumları atmakla yetinmemiş olmasıdır. Bilakis, çok daha ötesine geçerek Suriye ve Irak’taki mezhepsel “demografik” yapıyı silah gücünü de kullanmak suretiyle değiştirmeye yeltenmiştir. Bunu da gizlemiyorlar ve açıkça ilan ediyorlar, zira Tahran, İran’ın dört Arap başkentini işgal ettiğine dair beyanda bulundu. Burada kastedilen: Bağdat, Şam, San’a, Beyrut… Afganistan’ın başkenti Kabil de buna eklenmiş durumda.

Artık bu hususlar açık ve aleni hale geldi ve İran mezhepleri bu yaptıklarıyla gurur duyuyorlar ve hiçbir sıkılma ve utanma emaresi göstermiyorlar. İran bu bölgeye ve tüm Doğu Arap bölgesine bir mezhep elbisesi giydirmek ve mezhepsel bir ortam oluşturmak için bütün gücüyle gayret ediyor. Bunu yaparken de terör faaliyetlerini yürütmek için “Alamut” kalesini kendine karargâh yapan Hasan Sabbah’ın liderliğini yaptığı Haşhaşileri örnek olarak alıyor.

Bunu geçmişin yaralarını kaşımak için yapmıyoruz, bilakis İran’ın, Şiiler veya saygın Arap Şii toplulukları ile alakası kalmadığını vurgulamak için, tarihin bazı gerçeklerine atıfta bulunuyoruz. İran tehlikeli bir oyun oynama eğilimine girmiştir, bu bölgenin ve halkının yıllarca devam edebilecek yıkıcı bir mezhep çatışmasında yer alması için her şeyi yapmaktadır. Bu da ancak İsraillilerin ve İsrail devletinin çıkarına olacaktır. İsrail de bu aşamada ve bu dönemde İran devleti gibi başkalarını kabul etmeyen bir ırkçı devlettir.

Binaenaleyh, tüm bu anlatı son günlerde dolaşımda olan şu soruyu yanıtlamayı amaçlıyor: “Araplar olarak bizim için en tehlikeli kimdir… İsrail mi, İran mı?” Aslında, bu soruyu yutmak dikenleri yutmaktan daha sert ve acı vericidir. Normalde cevabın hemen verilebilir olması gerekir. Bizler biliyoruz ki bu Siyonist tehlikeden daha büyük bir tehlike yok, zira bu varoluşsal bir tehlikedir. Fakat ne yapalım ki mezhep çatışması ve tarihsel kin üzerinden güçlenmiş bir İran rejimi var karşımızda ve bize şu sözü yüksek bir sesle söylemekten başka bir çare bırakmıyor:” Şimdi ve gelecekteki hedefler açısından İran, Araplar için İsrail tehdidinden daha az tehlikeli değildir.” Ancak unutmamak gerekir ki İran’ın bizleri hedef alması Siyonist hareketin hedef almasından daha tehlikelidir. Zira Suriye’deki mezhepçi ve mezhep temelleri üzerinden yürüttüğü yerinden etme eylemleri doğrudan bizleri etkilemektedir. Irak’ta da aynı durum gerçekleşmiştir ve Karmatilerin ateşlediği savaşlar gibi kirli bir savaş bütün bir bölgeyi kaplayabilir.

Niçin böyle düşünüyoruz? Cevap gayet açık net; İsrail ne kadar çaba gösterirse göstersin ve ne yaparsa yapsın, Arap sosyal dokumuzu ya da Sünni ve Şiilikten oluşan İslami dokumuzu parçalayamaz. Elbette içimizdeki ajan ve casusları kullanırsa başka… İran ise dini ve sosyal bünyemize nüfuz etme imkân ve potansiyeline sahiptir. Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’de yaptıkları bunun en açık kanıtları… Dürüst olmak ve doğruyu söylemek gerekirse, İran’ın bu yaptıkları İsrail tehdidinden daha tehlikelidir. Zaten İsrail Arap ulusunun kalbine saplanmış zehirli bir hançerdi ve sonsuza kadar da öyle kalacak!