Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Lübnan: İki işgalin analizi | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Bugünlerde kesin gibi duran bir şey var. Ne laf salatası yapmaya ne de sahadaki gerçeklerle alakası olmayan sloganları haklı çıkarmaya gerek kaldı.

Biz, Arap dünyasının birçok yerinde meydana gelen önemli gelişmelerle karşı karşıyayız.

Akil kişilerin, zorlukların tamamen farkında oldukları için artık kolaylıkla kandırılmadıklarını düşünüyorum.

1920’den sonraki oluşumlar, 1979’dan sonraki Şii ve Sünni Siyasal İslam, devletin kendisi dışındaki silahlı güçlerle ilişkisi ve birtakım devrim ve özgürlük sloganları…

Artık hepsi de risk altında bulunuyor.

Meslektaşlarımızdan Emir Tahiri, dün Şarku’l Avsat gazetesinde bölgesel sorunların başında yer alan krizlerin önemli bir yanını ortaya çıkardı.

Bu krizler, kısaca Arap dünyasına uzanan “Humeyni-Hamaney İranı’nın rolü” şeklinde özetlenebilir.

Bu satırların yazarı, Hizbullah’ın Suriye’nin başkenti Şam’da İran Büyükelçiliği mutfağında o zamanlar büyükelçi olan Ali Ekber Muhteşemi tarafından kurulduğu günlerde yani 1982 döneminde yaşadı. O vakitlerde Muhteşemi, Tahran’a dönüp henüz İçişleri Bakanı olmamıştı. Ve yine o vakitlerde Hafız Esed’in kontrolündeki Şam, bölgede Hizbullah’ın kefilliğine ve barınağına dönüşmemişti.

Meslektaşımız Tahiri, kendisini İsrail ve ABD’ye karşı direniş eksenini temsil ettiğini zanneden Hizbullah’ın aslında Tahran mollalarına bağlı mezhepçi bir hareket olduğunu ve asıl görevinin ise İsrail’e direnmek değil de İsrail’e karşı Filistin direnişini engellemek olduğunu o dönemde bu duruma şahit olmayanlara ya da bunu hatırlamayanlara güzel bir şekilde hatırlatıyor.

O günlerde Güney Lübnan’daki Şii çevreleri, Lübnan devletinin onayladığı bölgedeki Filistin’in silahlı mücadele operasyonlarından rahatsız olmaya başlamışlardı. Bu operasyonlar, “Fetihland” olarak biliniyordu. İsrail, halk nezdinde Filistinliler aleyhine nefret oluşturmak için Güney Lübnan köylerini kasıtlı bir şekilde bombalayarak Filistin’in silahlı mücadele operasyonlarına karşılık veriyordu.

Diğer yandan Tel Aviv’le Tahran arasındaki gizli çıkar kesişimi, Lübnan Ulusal Hareketi içerisinde yer alan sol ve milli güçleri ve Filistinlilerle dayanışma içerisinde olanları vurmayı gerektiriyordu. O günlerde hareketin içindeki büyük oranı Şiiler oluşturuyordu.

Gerçek şu ki Şah zamanından beri İran, özellikle Güney Lübnan’daki gençlerin ve Şii aydınların ulusal ve sol partilere sürüklenmesine karşı çıkıyordu. İran-İsrail çıkar kesişimi, Humeyni devriminden sonra da devam etti. Zira Tel Aviv, soğuk savaş döneminde sosyalist akımlara düşmandı.

İsrail, Humeyni devriminin mezhepçiliğe yatırım yapmaya ve mezhepçiliği sağlamlaştırmaya çalıştığı Lübnan desteğinden Filistinlileri tecrit etmeye çalışıyordu.

İşte Arap ülkelerini çevreleyen dinî ve mezhepsel tutarsızlıklardan istifade eden İsrail’in stratejik çıkarları bu şekildeydi. Çünkü bu tutarsızlıklar, bölünmenin, çatışmanın ve azınlıklar koalisyonunun net ve kesin bir başlangıcını teşkil ediyordu.

Aslında Lübnanlılar, Haziran savaşından sonra Halil İzzeddin el-Cemel 1968 yılında şehit edildiğinde İsrail’e karşı mücadeleye katılmaya başladılar. 1982 yılında İsrail işgalinden sonra aralarında Suriye Ulusal ve Sosyalist Partisi ve Lübnan Komünist Partisi’nin de olduğu laik, ulusal ve solcu partiler direnişin kıvılcımını başlattı.

Mezkûr partilerdeki gençler, Filistin ve özgürlük için direnişe geçtiler. Gençler, coğrafi pusulayı kaybetmedi.

Sena Mehaidli ve Enver Yasin gibi bu gençlerden bazıları, Şii olmasına rağmen Arap olmayan bölgesel ve mezhepçi bir projeye kanmadılar.

Bu gençlerin zihinlerindeki özgürlükle ilgili öncelikler, Tahran’daki dini liderin önceliklerinden farklıydı.

Onlar, işgali başka bir işgalle değiştirmek için mücadele edip hayatlarını kaybetmediler.

Bugün Tel Aviv ve Washington gerçeği biliyor. Irak’taki Haşdi Şabi kamplarının ve Şam rejiminin yayın organlarının yanı sıra İran Devrim Muhafızlarındaki komutanlar, “İsrail’in varlığını yok etmek” konusunda rekabete girdiklerinde ve söz konusu komutanların tehditleri ve gururları, Beyrut’un güney kesiminde ve Yemen’deki Saada dağlarında yankılandığında Tel Aviv ve Washington, hakikatin ne olduğunu çok iyi biliyor.

Özellikle ABD’nin Irak işgalinden en çok istifade edenler, Haşdi Şabi’yi oluşturan Şii bölgelerdi. Nitekim Lübnan’ın güneyinde İsrail’le sınır olan “mavi hat”, Hizbullah’ın merkezlerine Halep, Ebu Kemal ve Deyr-i Zor şehirlerinden daha yakın. Buna rağmen Hizbullah, işgal edilen Şebaa çiftliklerini unuttu ki Hizbullah, silahlı gücünü muhafaza etmek için bu çiftliklerin işgal edilmesini gerekçe gösteriyordu.

Aynı şekilde Hizbullah, 2011 yılının başında Saad Hariri hükümetini düşürmek için kullandığı “yalancı şahitler” hikâyesini de unutmuş durumda.

2006 yılında Lübnan’a ve 2011 Suriye halk intifadasından sonra Suriye’ye yönlendirilen silahlı güçler, Lübnan’ın güneyini kurtarmak bahanesiyle 1989’da imzalanan Taif anlaşmasından sonra diğer Lübnan partilerinden ziyade sadece Hizbullah’ın tekelinde yer aldı. Daha sonra Hizbullah, patlayıcı hizmetlerini Yemen, Bahreyn ve deniz ötesine götürmeye başladı. Bunları unutsak bile Hizbullah’ın genel sekreterinin hayatında yaptığı en şerefli, en iyi ve en büyük şeyin Yemen’e düzenlenen Kararlılık Fırtınası” Operasyonu’nun ikinci gününde (Husileri savunmak için) yaptığı konuşma olduğunu ve “Hakiki Cihad’ın bu olduğu” sözünü unutmamız doğru olmaz.

Bu sözler, önceliğin İsrail ve ABD’yle mücadele etmek olduğunu tamamen ortadan kaldırıyor ve Arap dünyasında Tahran’ın kurduğu, gözettiği ve emrettiği Hizbullah ve diğer milislere verilen görevin İran’ın bölgesel planını uygulamaktan başka bir şey olmadığını teyit ediyor.

Stratejik hesaplamalara göre bu planın iki olasılığı bulunuyor. Bu plan aşamalı olarak ya başarılı olacak ve böylece İran, nüfusunun çoğunluğunun Şii ve İranlı olmadığı geniş bir bölgeye hâkim olacak. Bu da daha sonra sonu gelmeyen fitnelere ve iç savaşlara neden olacaktır. Ya da bu plan başarısız olacak ve böylece İran, diğer alternatif tahribat yollarına başvuracak.

İki durumda da ne Batı ne de İsrail kaybedecek.

Gerçek şu ki Tahran rejimi, mezhepçi metotlarla ve askeri müdahalelerle düşman olduğunu iddia ettiği güçlere paha biçilmez hizmetler gerçekleştirdi. İran, radikal Sünni grupları kışkırtarak ya da gözeterek batı devletlerinde sağcı güçlere dönüşen küresel terör olgusunu yarattı. Filistin kurtuluşunu destekleyerek Hamas Hareketi ve İslami Cihad içerisindeki akımların Filistin birliğini bölmesine, yerleşim birimlerini genişletmekte ısrar eden radikal İsrail partilerinin ve Likud’un gücünün pekişmesine ve barış görüşmelerinin reddedilmesine neden oldu.