Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Lübnan usulü seçim….Her şeyi ve hiçbir şeyi seçmek! | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Lübnan’ın eski başbakanlarından Dr. Selim El Hus’un ünlü ‘Lübnan’da çok özgürlük, az demokrasi bulunur’ sözünü Lübnanlılar çok sever ve sıkça tekrarlar. Bu söz, seçim sürecinde olan Lübnan’da oldukça geçerli görünüyor.

Evet Lübnan’da özgürlük var. Hatta fazlasıyla var. Demokrasi konusuna gelince; kullanılan seçim yöntemini bir tarafa bırakırsak demokrasinin sorumlu ve bilinçli özgürlüğün ete kemiğe bürünmüş hali olması beklenir.

Lübnan’da seçilmek için hangi vaadi verdiğiniz önemli değil. Zira halk ilgisiz ve umarsız. Detaylara dikkat etmeyen, sorumluluk ruhu taşımayan ve seçimlerin aynı anda sorumluları hesaba çekmek anlamına geldiğine dikkat etmeyen bir halk nezdinde uygulanan demokrasi, tabiatı gereği anlamsızdır.

Lübnan’ın özgürlüğüne kavuşmasından sonra (1943 sonrası) gerçekleşen birçok olayın ülke sisteminin işlevsizliğini, mezhep ayrımcılığını, aşirete dayalı sistemi daha da güçlendirdiğini ve bu tür handikapların her seçimde tekrarlandığını ispat ettiğini söyleyen birçok gözlemci var. Bu doğru bir tespittir. Birçok defa sistem tıkanmış ve kültürlü elit katman ve geleneksel ortam arası açılmıştır. Fakat birçok bölgesel ve uluslararası faktör ölmekte olan sisteme hayat öpücüğü vermiş ve devam etmesini sağlamıştır.

Birçok entelektüel, adam kayırmaya, mezhep ayrımcılığına ve siyasi parsellemeye karşı olduğunu ilan etmiş fakat bunlar ya fildişi kulelerinin ütopyasında kalmayı tercih etmiş ya da gerçekle yüz yüze geldikleri anda sınıfta kalmıştır… Dolayısıyla bu entelektüeller sisteme boyun eğmiş ve parçası olmuş, ya da ümidini kesip uzaklaşmış veya Lübnan’dan göç etmiştir.

Bununla birlikte değişimin kaldıracı olması düşünülen ve umut bağlanılan partiler sisteminin doğası da değişti. Başlangıçta açıkça mezhep merkezli olduklarını söyleyen İslami ve Hristiyan partiler olduğu gibi, özde mezhep merkezli olup liberal söyleme sahip elitist partiler de vardı. Onlarla arasında mesafe bırakan mezhep üstü laik veya yarı laik partiler de ortaya çıkmıştı. Fakat zaman ve tecrübe birikimiyle partiler, 1860 Cebel Lübnan söylemlerini daha karmaşık olan 1920 Lübnan’ının söylemleriyle değiştirdi. Buna karşın 1960-1961 ihtilal denemesinden sonra Suriye sosyal milliyetçiliği ideolojisi, 1967 yenilgisi ve 1978 Camp David anlaşması sonrasında Pan Arabizm ve 1991’de Sovyetler’in dağılmasından sonra da Enternasyonal Sosyalizm gibi mezhepler üstü ideolojiler de yıkıldı.
Ayrıca Arap rejimlerinin Filistin direnişine sızması ve kendine ait birliklerin kurulması, en yüce davaların bile bölgesel baskılar önünde duramayacağını ve bu davaların ya korkuyla ya finansman uğruna ya da emri vaki ile raydan çıkacağını ispat etmiştir. Aynı şey Lübnan için de geçerlidir. Zira birçok silahlı grup, örgüt ve aşiret yapısı civar ülkelerin tutumunu benimseyerek savaşlarına alet olmayı kabul etmiştir. Buna iki Baas akımı arasındaki çatışmayı örnek olarak verebiliriz. Irak’taki milli örgütlenme ile Suriye’deki vatan örgütlenmesi arasındaki çatışma, Şam’daki Esad ailesi ile Bağdat’taki Tikriti ailesi arasındaki çatışmaya dönüşmiş ve bazı Lübnanlı örgütler de bu çatışmaya müdahil olmuştur.

Ardından Lübnan’daki iç savaşın hızının artmasıyla uluslararası karar vericiler Lübnan’daki sistemi kurtarmaya yöneldiler ve sistemi yıkmaya en muktedir güç olan Filistin direnişinin Lübnan dışına çıkarılmasını şart koştular. Uluslararası ve İsrailli kabul ile Suriyeli güçler Lübnan’a girdi, işgal etti ve Filistin direnişinin Lübnan dışına çıkması mümkün oldu. Suriye işgali her ne kadar ‘Arap Caydırma Gücü’ adına yapılmış olsa da Şam rejimi kısa zamanda Lübnan’ı istediği şekilde yeniden yapılandıran manda yönetimine dönüştü. 1989 Taif Anlaşması gibi Lübnan’ın çıkarlarına olan gelişmelerin Şam’ın hoşuna gitmediği durumlarda Suriye rejimi, anlaşmanın özünü durdurdu ve anlaşmaya ön ayak olan cumhurbaşkanının seçilmesinin önüne de geçti.

İran’da gerçekleşen Humeyni devriminden on yıl sonra imzalanan Taif Anlaşması, ülkenin bağımsızlıktan bu yana geçirdiği demografik değişiklikler ışığında Lübnan rejimini içten kurtarma ve koruma açısından ciddi bir bölgesel girişim olmuştu. Ancak Şam ve Tahran arasında güçlendirilen ve derinleştirilen ilişkiler anlaşmaya karşı komplonun gizli tarafını oluşturdu. Unutulmaması gerekir ki İran-Irak savaşında Suriye, İran’ın yanında saf tutan tek Arap rejimiydi.

Şam’ın Lübnan dosyasını kontrol eden güç olduğunu ve Suriye’nin bu rolünün 1990 ve 1991 yıllarında Kuveyt’in kurtarılması operasyonuna katılmasının ardından güçlendiğini, Hafız Esed’ın ölümü ve Beşar Esed’in başa geçmesiyle Tahran’ın ana oyuncu olduğu görüldü. Şam’ın bundan sonra İran’ın Lübnan’a bir “köprü” ve Arap bölgesindeki projesinin “hizmetkarı” olduğu ortaya çıkmıştır.

İran’ın Lübnan’da ana oyuncu olduğu gerçeği Refik Hariri ve arkadaşlarının 2005 yılında suikastla öldürülmesiyle daha bariz halde görüldü. Zira İran’ın Irak’tan Yemen’e uzanan siyasi Sünniliğe karşı stratejik hesapları bu cinayet olmaksızın gerçekleşemezdi.

İran ve Rusya’nın işbirliği ve İsrailli- Batılı göz yummayla yeni Suriye haritasının günümüzde çizilmesi için 20 milyon Sünni’nin Felluce’den Dera’ya uzanan Çöl kavisinden göç ettirilmesi gerekiyor. Artık Lübnan’da Hizbullah’ın ve Irak’ta Haşdi Şabi’nin bu projedeki rolleri açıkça ortaya çıkmıştır. Ve zannımca Lübnanlıların çoğu bunu iyi biliyor.

Lübnan’da seçim tarihi 6 Mayıs yaklaştıkça Lübnanlılar seçimlerde sesini yükseltmeye, itiraz etmeye, yürüyüşler, protestolar yapmaya ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi evlerine gitmeye hazırlanıyor.
Kimse silah altında, belirsiz, çarpıtılmış ve kötü amaçlı bir yasanın gölgesinde düzenlenen bir seçimin yararsızlığı hakkında düşünmek istemiyor.

Gerçek şu ki yapılan bu seçim, yapısal istikrar ve hayali ılımlılık adına statükonun meşrulaştırılmasıdır.