Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Lübnan’da Başbakanın yetkisi kaldı mı? | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Hırslı bir siyasetçinin, iç güçler dengesindeki korkunç bozulmayı kendi çıkarı için kullanmaya çalışması olacak iş değildir. Bu durum ancak, kurumsal yapısı oturmamış, hesap verilebilirliğin olmayan, kırılgan devletlerde normal karşılanır.

Mezhepsel içgüdülerin, rakiplerini sindirme arzusunun ve düşmanlığın hâkim olduğu bu kırılgan devletlerde siyasi yelpazenin geniş bir kesimi rakip/hasım olarak görülür. Arap dünyamızda bu şaşırtıcı bir durum değildir.

Bir kesim veya kesimlerin bütün milli erdemleri, medeniyeti, direnişi ya da Allah’a yakın olmayı sadece kendisine hasretmesi, başkalarına haram kıldığı şeyleri kendisine helal kılması yine olacak iş değildir. Ancak bu gibi durumlar, Üçüncü Dünya ülkelerinde sıkça rastlanan fenomenlerdir. Son zamanlarda Lübnan’da yaşanan bir hadise dikkat çekicidir. Dışişleri Bakanı Cibran Basil -bir hükümetin parçası değilmiş gibi- bireysel olarak BM’ye savaş açtı ve onlara şu şekilde bir itham yöneltti:

“Lübnan’daki Suriyeli mültecilerin, ülkelerine geri dönmeyi reddetmeleri için, Suriye’de onları bekleyen kötü bir akıbet olduğunu söylemek suretiyle, bu mültecileri kışkırtmak…”
Bana göre bu durum, benzeri görülmemiş bir hadisedir!

Evet, biz de biliyoruz…

BM arabulucusu Staffan de Mistura bu görevi devraldığı Temmuz 2014’ten bu yana Suriyelileri “alıp satıyor.” Ve Basil bu kişiyi, kendi ülkelerine dönmemeleri için “mültecileri kışkırtmakla” itham ediyor!

Bu uluslararası örgüt, o tarihten beri, düzenli ve müttefik silahların gücü ile milyonlarca sivilin planlı ve sistematik bir şekilde yerinden edilmesine “yalancı şahitlik” yapmaktan başka bir şey yapmamıştır. Ve yaklaşık bir milyon Suriyelinin öldüğü ve yaklaşık 13 milyon insanın yerinden edildiği bir katliamın ağırlığı altında Basil, BM’yi mültecileri korkutmakla itham ediyor. Kendileri ise 2011 yılından beri bu rejimle diyalog halindeler. Aynı zamanda, Basil ve BM örgütü çok iyi biliyor ki, Basil ve Hareketinin ittifak taptığı Hizbullah, Suriye’deki savaşa katılarak yerinden edilme sürecine doğrudan müdahil olmuştur. Hizbullah ile Özgür Yurtsever Hareketi arasındaki ittifak, Cumhurbaşkanı olarak Mişel Avn’ın seçilmesini dayatan şeydi. Ve Avn -damadı Basil’den önce de- prensipte Esed rejimine desteğini -bu koalisyona uygun olarak- ilk ilan edenlerden biridir. Dahası, BM ve tüm Lübnanlılar, Avn, Basil ve Hizbullah’ın içerisinde olduğu Lübnan siyasi kanadı ile Esed rejimi arasındaki hiç kesilmeyen iletişime, Basil ile Suriyeli muadili Velid Muallim arasındaki temaslara uzun süredir tanıklık ediyorlar. Bütün bu verilerden sonra, BM’nin daha tarafsız olduğu konusunda iyi niyetli bile olmak mümkündür. Ancak, Suriye ihtilafının taraflarından birini destekleyen bir ittifak içinde yer alan bir bakan için aynı durum geçerli değildir.

Öte yandan ülke, yakın zamanda vatandaşlık skandalına sahne oldu. Suriye rejiminin finansörleri ve finans ortaklarının bir kısmına Lübnan vatandaşlığı verildi. Bazı Lübnanlı yetkiler ise, vatandaşlık elde etmelerini önleme bahanesiyle yoksul mültecileri sınır dışı ediyorlar. Esed rejimine yakın olanların hala sarayları, paraları ve nüfuzları var ve rejime her türlü desteği sağladıkları için herhangi bir endişe duymuyorlar. Korku ve açlık dışındaki her şeyden mahrum edilmiş mülteci çadırlarının sakinleri ise bu imkânların hiçbirine sahip değiller.

Dahası, belirli ülkelerin ekonomilerine yaptıkları yatırımlardan dolayı dünyanın birçok ülkesinde oturum ve vatandaşlık alan büyük finansçıların aksine, Rejime yakın bu finansörlerin Lübnan’a yatırım yapacakları konusunda hiçbir garanti yoktur. Şam rejimine yakın olan ve vatandaşlık listesinin içerisinde bulunan bu işadamların servetlerinin kaynakları konusunda şüpheler var. Ve bunların bir kısmı küresel seviyede rüşvet ve borsa spekülatörlüğü skandallarına karışmakla itham ediliyorlar. Ayrıca, gizli kapaklı olarak hazırlanmış, basın ve politik olarak ortaya çıkana kadar resmi olarak açıklanmamış bir vatandaşlık edinme sürecinin gerekçesini sorgulamak gerekir. Olay ortaya çıktıktan sonra, konuya tepki bağlamında resmi açıklamalar yapıldı. Listedeki isimler hakkında gerekli tahkikatların yapılması için mesele Kamu Güvenliği Genel Müdürlüğü’ne havale edildi. Eşyanın mantığı, bu tahkikatların vatandaşlık verilmeden önce yapılması gerektiğini söyler, aksini değil.

Edinilen bilgilere göre, vatandaşlığa kabul kararı, Başbakan Saad Hariri ve siyasi müttefiki İçişleri Bakanı Nihad Meşnuk ve cumhurbaşkanının imzasını taşıyor. Böylece Hariri ve Meşnuk ahlaki ve siyasi sorumluluğun bir kısmını üstlenmiş oldular. Her ikisi de yakın geçmişte Avn’ın politik konumuna yaklaşmış olsalar da -en azından şimdiye kadar- Suriye rejimine karşı olduklarını açıkça tekrar ediyorlar. Öte yandan, Müstakbel Hareketi’nin atmosferine uzak olmayan kaynaklar, Özgür Yurtsever Hareketi’ndeki (Avn’ın hareketi) unsurların vatandaşlık kararnamesinin ardındaki itici güç olduğunu dillendiriyorlar. Başbakan ve İçişleri Bakanı’nın bu kararname ile doğrudan bir ilişkisi olmadığından, ikisi ve özellikle Hariri, Cumhurbaşkanının vatandaşlık verme hakkı da dâhil olmak üzere yetkilerinden yararlanmasına karşı çıkıyor görüntüsünü vermek istemiyorlar.

Bu tavır doğru olabilir, ancak bu gerekçeyle ilgili sorun, Hariri, Cumhurbaşkanı’nın yetkilerine saygı göstermeye istekli iken, Avn taraftarları, başbakanın yetkilerini “sessiz bir darbe” yaparak azaltmaya devam ediyorlar ve gerilimi tırmandırıyorlar.

Bugün çoğu, Başbakanın tutumunun aslında “Mezhep anlaşması” öncesi döneme döndüğünü görüyor. Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulunun tüm toplantılarına özellikle katılıyor ve doğrudan ya da meclis bloklarının üyeleri aracılığıyla Başbakanlık yetkileri sürekli törpülüyor. Bu bağlamda, “ortak hükümet sorumluluğu” olarak adlandırdıkları dışişleri bakanının söz konusu tavrı yeni değil. Bilakis, cumhurbaşkanlığının yetkilerinden dolaylı olarak faydalanmaktadır. Hizbullah’ın güvenlik hâkimiyeti ve Hariri’nin siyasi tercihini “istikrar” ve “itidal” olarak beyan etmesi işini daha da kolaylaştırmaktadır.

Hariri’nin “istikrar” ve “itidal ” tercihi, Avn’un cumhurbaşkanı olarak seçilmesinin ve seçimlerde orantılı temsil yasasının onaylanmasının gerekçesi haline geldi. Böylece Hariri’nin tek gerçek görevi uluslararası yardım almaya dönüştü. Oysa Avn ve taraftarları ve onun arkasında Hizbullah Lübnan’ın stratejik, güvenlik ve politik kararlarını almaya devam ediyorlar.

Bu durumda, Başbakan Hariri’nin iyi niyetine bakılmaksızın, ne yazık ki, mezhep Anlaşmasını patlatmaya, ulusal uzlaşmayı yok etmeye ve Lübnan’daki bir arada yaşama şansını ortadan kaldırmaya yönelik bir saldırıya/komploya boyun eğiyor.