Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Modern boykot | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Arap zihniyeti neden her zaman “boykot” fikrini, sorunları çözebilecek ve durumu tersine çevirebilecek olumlu bir siyasi düşünce olarak görür?

Çünkü Basitçe bizler çıkarlarımızın önünde duran veya bize karşı çıkanların altından halıyı çekeriz.

Burada halıdan kastedilen “meşru” zemindir ve genelde anahtarı meşru olmayan cemaatlerin/grupların elinde bulunur. Eğer ki elinden bunu çekip almadığın takdirde dünya tersine dönmekte ve her şey tersyüz olmaktadır. Mısır muhalefet grupları, Mısır’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot ettiklerini ilan etmek için toplandıklarında, seçim sürecindeki kısıtlamaları bir nevi protesto etmek için Mısır vatandaşlarını da aynı davranışı izlemeye ve oy sandıklarına gitmemeye davet ettiler.

Bu tavır yukarıda zikrettiğimiz duruma tam olarak uymaktadır. Bu grupların kendileri, seçim tarihi üç yıl öncesinden belli olmasına rağmen seçimler hakkında konuşmak için daha yeni uyandılar. Zira Mısır Anayasasında Başkanlık dönemi 4 yıl olarak öngörülmekte ve cumhurbaşkanı sadece bir dönem daha seçilebilmektedir. Seçim yılının bitiminden önce seçimlerin yapılması sürpriz olmadı. Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi’nin tekrardan aday olması da sürpriz olamayacaktır. Zira halk nezdinde popülerlik kazandı, pek çok başarıya imza attı, Mısır ve çıkarlarını savunma hususunda ulusal bir hikâyeye sahip bulunuyor.

İlginçtir ki, aynı grupların her biri için kendilerini temsil edecek bir adayı yoktu ve aday Halid Ali’nin etrafında bir koalisyon olarak birleştikleri zaman bile tavsiyeleri ve baskıları en başından beri sadece geri çekilmek ve boykot üzerineydi. Daha da ötesi, Nasırcılık ve Marksizm’in farklı sloganlarına ve ifade şekillerine sahip olan bu gruplar son zamanlarda özgürlük, insan hakları ve demokratik süreç gibi liberal söylemler benimsediler. Fakat bütün bunları kitlelere dokunacak bir şekilde veremiyorlar. Seçmen kitlelerini iyi tanımaları ve onlarla yakın temas kurmaları gerektiği gibi halkın da kendilerini iyi tanıması gerekmektedir. Ancak bu gerçekleşmiyor, çünkü bu partilerin kendileri de bazılarının boykot ettiği parlamento seçimleri sırasında yeterince oy alamadılar. Sayın Halid Ali, daha önce cumhurbaşkanlığı seçimlerine girdiğinde, 54 milyon seçmenin sadece 114 bininden oy alabilmiştir. Aynı şekilde Hamdeen Sabahi Sisi’ye karşı aday olduğunda, mevcut 56 milyon oydan 750 bin oy almıştı ki seçimlerdeki geçersiz oylardan bile daha azdı.

Ancak çekilme ve boykot etmek her halükarda çekilen ve boykot edenler açısından yararlıdır. Partizan gruplar böylece kamuoyu önünde gerçek bir teste tabi tutulmaktan kaçınmış olurlar. Tarihsel nedenlerden dolayı genel eğilim şayet oy sandığına gitmeme yönünde tecelli ederse, boykot çağrısı yapanlar bu durumu, kendi boykot çağrılarının karşılık bulduğu şeklinde değerlendirebilir ve kendilerince bunu zafer olarak görebilirler. Ortaya çıkan ikilem, büyük kayıp ve ağır faturayı yine bizzat bu deneyimi yaşayanların ödeyecek olmasıdır. Zira halkın önüne konan seçim sandığının yarattığı tecrübe ve birikimden faydalanmadıkları için hiçbir zaman kendileri açısından olumlu bir ilerleme yaşanmayacaktır.

Daha tehlikeli olanı ise, bir boşluk oluşmakta ve radikal unsurlar bu durumu gerek kendilerine asker devşirme gerekse kendi propagandalarını yapma fırsatı olarak görmekteler ve bir şekilde bu boşluğu doldurma çabası içerisine girmektedirler.

Sonuç olarak, Müslüman Kardeşler (İhvan) gibi radikal unsurlar bu durumdan kazançlı çıkarken, demokrasinin inşası için zaruri olan kurumların gelişimi ve olgunluğu konusu da çıkmaza girmektedir. Şaşırtıcı olan, bu davadaki bazı liberallerin, öncesinde olduğu gibi, Müslüman Kardeşlerin (İhvan) ocağına düşmeleri, açık veya kapalı bir uzlaşma içerisine girmeleridir. Bu durumda, terörizm sözcüğünün boykotçuların dillerine bir defa dahi gelmemesi sürpriz değildir.

Aynı düşünce Filistin meselesi ve İsrail’le ilişkilerde Arap zihniyetine uzun süre hâkim oldu. Bazen bu düşünce ABD’yi ve mallarını boykot etmek için büyük bir çağrı biçiminde görünüyordu. Uluslararası forumlarda Arap delegasyonlarındaki eğilim, İsrail heyeti ortaya çıktıkça geri çekilme şeklindeydi. Böylece İsrail heyeti görüş ve iddialarını ileri sürmek için rahat ve konforlu bir yer edinmiş oluyordu. Arap devletleri İsrail’le barış antlaşması imzalayıp, işgal edilmiş Arap topraklardan geri çekildiğinde bile boykot çağrısı yapılmıştı. Bu durum, hiçbir zaman normalleşme getirmediği gibi hiçbir hakkı ve toprağı da geri kazandırmadı. Aksine, İsrail’deki Arap azınlık iki kat baskı altına girdi ve İsrail ikiye katladığı yerleşim faaliyetlerini örtbas etmek için propaganda yapma fırsatı elde etmiş oldu. Ancak bir şekilde boykot, İsrail’e karşı mücadelenin araçlarından biri olmaktan çıktı. Zira artık bizzat kendisi hedef haline geldi. İsrail artık terör fikrinin edinildiği bir araca dönüşmüş oldu.

Suudi Arabistan liderliğindeki petrol üreten Arap ülkeler, İsrail’i destekleyen ülkelere özellikle de ABD ve Hollanda’ya gelen petrolü kestiklerinde boykot baskısı etkisini gösterdi. Zira Boykot eden taraf, kendisine güvenmesini sağlayacak bir güce sahip değilse boykottan zararı kendisi görmektedir. Bu boykot, gelişigüzel olmadığı gibi taktiksel de değildi.

Bilakis, Ekim 1973 savaşı sırasındaki askeri güce dayalı açık bir siyasi konum gibi sağlam temellere dayalı bir stratejiydi. O dönemde Arap ülkeleri ne kendilerine ne de petrolü tüketmekte olan ülkelere zarar vermediler. Bilakis üretim hacmini aylık bazda % 5 oranında azaltarak fiyatlandırma haklarını geri kazandılar ve petrolün varil fiyatını 3 dolardan 12 dolara yükselttiler.

Boykot’un anlamı ve etkisi vardı çünkü güç dengesi hesaplanmış ve genelleme yapılmamıştı. Petrol üreten ülkeler yoksul ülkeler için politikalar geliştirdiler. Ortada ne intikam, ne de fırsatçılık vardı, ancak siyasi hakları yeniden tesis etme girişimi vardı.

Mısır seçimlerindeki boykot eden grubun ya da Filistinli tutsak ya da İsrail mahkûmu adına yapılan normalleşme boykotunun belirli bir politik hedefe ulaşmak için bir stratejisi bulunmuyor. Güç dengeleri ve iç siyaset hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadıkları gibi dış strateji bilgisine de sahip değiller.

Her halükarda, Mısır’da demokratik uygulamaya götürecek, Filistin ya da Suriye’deki Arap bölgelerini işgalden kurtaracak bir süreç ve duruş yok. Her iki durumda da, bir politika inşası değil, bir pozisyon alma gibi şaşırtıcı bir süreç var.

Şu anki durum, onaylama veya onaylamama, kabul veya reddin beyanıdır. Siyaset ise, durumu, kabul edilemeyecek bir halden makbul bir hale getirme sanatıdır.

Bunu uygulamaya koymak için ise bir strateji ve planın olması gerekir. İçinde bulunduğumuz durum daha ziyade kahraman olmaya yönelik iddialar… Ancak siyaset, başarının sınanması ve hedefe ulaşmaktır. Bütün mesele işte budur!