Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Numeyri’den Kaddafi’ye geçmişten geleceğe bakmak | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Birkaç gün önce Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Dubai ziyaretinden “Dünya Hükümetler Zirvesine” katıldıktan sonra geri döndüm. Bir dizi önde gelen siyasi, ekonomik, bilimsel ve entelektüel figürleri bir araya getiren zirve, Albay Muammer Kaddafi’nin Libya’daki yönetimini deviren halk ayaklanmasının yedinci yıldönümünün hemen öncesine denk geldi.

‘Zirve’ gerek platformlarda gerekse toplantılar, görüş ve tecrübe sahibi insanlar arasındaki çalıştaylar sırasında ortaya konan siyasi, bilimsel ve ekonomik fikirler açısından gerçek bir zirve idi. Geleceğe dair ilginin canlı bir ifadesi olarak, beklentiler ve tahminler konuşuldu. Gelecek ne bekler ne de merhamet eder. Geri kalmışlığın, yıkıcılığın ve çaresizliğin geçmişine takılıp kalan ve gelecekten yüz çevireni de affetmez.

Öte yandan, Kaddafi’nin yönetimine karşı halk ayaklanmasının yedinci yıldönümüne -“yönetim” kelimesini kasıtlı olarak kullanıyorum, çünkü 1969 ve 2011 arası rejimde Libya’nın yaşadığı şeyi söylemek güçtür- değinmek istiyorum.
Eylül 1969’daki “El Fetih Devrimi”ni iyi hatırlıyorum.

Yazlık dağ evimizin balkonunda, küçük transistorlu radyo vasıtasıyla, Kral İdris Senusi rejimine karşı yapılan darbe haberini nasıl duyduğumu hatırlıyorum. Genç subayların, “Altı Gün Savaşı/Haziran hezimeti” nesli olarak bizler, artık yolun sonuna geldiğine ikna olduğumuz bu rejimi devirdiğini duydum. O zaman, öfkeli ve isyan eden kuşaklarımız, “Hezimete” doğrudan katkıda bulunduğu söylenen bu büyük Şeyh rejiminin acziyetini affetmedi. O günlerde, Mısır’ı harabeye çevirmek için Trablus yakınlarındaki Wheels ABD üssünden kalkan düşman uçaklar olmasaydı mağlup olmayacağımız konusunda ikna olmuştuk! Evimizin balkonunda ilk bildirileri takip ediyordum. Askeri darbe kahramanının Sadeddin Buşveyr adlı bir subay olduğunu duydum. “el-Fetih Devrimi” olarak bilinen bu devrimin gerçek uygulayıcıların adlarının ilan edilmesi biraz zaman aldı.

Yeni hükümeti kurma işi başta Muammer Kaddafi olmak üzere genç subaylardan oluşan -askeri darbe deneyimlerine uygun bir tarzda (Devrimci Komuta Konseyi)- bir topluluğa verildi.

Elbette ki Devrim kendi evlatlarını yemeye başlamıştı. İlk ekibi, Başbakan Mahmud Süleyman el-Mağribi (Filistin kökenli) ve eski Dışişleri Bakanı Salih Mes’ud Bıveysir gibi tanınmış mücadeleci genç yeteneklerden meydana geliyordu.

Benim kuşağımdaki insanlar için, umut duygularının ortasında,  “Düşmanların etkilerini ortadan kaldırmak” için aşağılayıcı bir askeri yenilgi sonrasında iyimserlik için büyük bir istek vardı. Yersiz ideallerimiz, olayların gerçek boyutuyla anlaşılmasını engelliyordu. Özeleştiri ve kendimizi hesaba çekmeyi reddediyorduk. Çünkü yenilginin sadece dış komplolardan kaynaklandığına inanıyorduk. Yapısal zaaflarımız, olayları doğru okuyamamamız ve yanlış dünya algımızdan kaynaklanabileceğini düşünemedik.

Dış komplo, etkili bir uyuşturmaydı, kısmen doğru olduğu için değil, bilakis bizlere öz-hesap verebilirlik ve hata sorumluluğunu ortadan kaldırdığından dolayı…

Kaddafi ve subayları o kuşağın evlatlarıydı. Onun için, dış komplo başlangıç ve bitişti ve bu nedenle onun büyülü açıklaması iki unsura sahipti: Birincisi, toplumu genç kitleler aracılığıyla dönüştürmek. Diğeri ise bedeli ve şekli ne olursan olsun birliği sağlama, bölünme ve ayrılık yollarını kapatmak.

Mayıs 1969’da Mısır Nasırcılığından mülhem devrim sloganları altında Sudan’da bir başka askeri darbeyi komuta etmiş Cafer Numeyri başta olmak üzere Kaddafi ve diğer subayların niyetlerinin samimi olduğunu iddia ediyorum. Benim gibi pek çok kişi Sudan’daki ve Libya’daki genç subayların hareketlerini, yaşadığımız hezimetlere verilen bir cevap ve sarsılan emellerimiz ve ütopyalarımızın tamiri olarak düşündük. Bizler o dönem kendimizi Sina yarımadasında İsrail’e karşı yürütülen “Yıpratma Savaşının” ortasında bulmuştuk.
Fakat maalesef gerçeğe dayalı olmayan ütopyalar ve emeller kısa bir zamanda yok olup gitti. Eylül 1970’de Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ın ölümünden sonra Nasırizmin sonunun gelmesi, Mısır ve Arap gerçekleri hususundaki bilinçlenmenin başlangıcıydı.

Arap dünyasının her yerinde veriler değişti ve yeni gerçekler ortaya çıktı.

Sedat milliyetçiliği akımı Mısır kimliğinin derinleşmesiyle başladı. Ürdün’deki “1970 Eylül” deneyiminden sonra Filistin direnişi taktik, stratejik ve coğrafi önceliklerini değiştirdi.

Numeyri ve Kaddafi devrimleri derin deneyimlere maruz kaldılar…

Neticede ise Numeyri sol akımlara, Kaddafi ise Pan-Arabizme galebe çaldı.

Mısır Arap milliyetçiliğini miras almak isteyen Baasçı rakipler Irak ve Suriye, özellikle de Camp David’den sonra değiştiler. Baasçı “Laik” ülkelerden azınlık yönetimine, oradan da “Bereketli Hilale” geçiş yaptılar ve en sonunda işgal altında mezhepsel iki başarısız devlete dönüştüler.

Bunların tam aksine, petrol patlaması yaşayan Körfez bölgesi benzeri görülmemiş bir gelişme gösterdi.

Körfez liderleri ve seçkinleri, yapılan hatalarından ders çıkardılar. Ortak çıkarlara dayalı bu gerçekçi vizyonu, kurum ve kuruluşlara dönüştürdüler. Bugüne kadar kurulan mekanizmalar aracılığıyla, “1979 sonrası İran” ın emelleri yüzünden Körfez’e yönelen tehlikelerin zararlarını sınırlandırabildiler.

Dubai’de, birkaç gün önce muhteşem bilgi ve izlenimler edindim. Özellikle, Profesör Michio Kaku’nun geleceğe ilişkin sunumundan çok etkilendim. Ama geleceğe dair bu izlenimlerden, geçmişe ve bugüne döndüm…
Üzüldüm.

Dünyada, geleceğe dair 20, 50 ve 100 yıl sonrasını planlayanlar var, ülkelerimizin bazısında ise yüzlerce yıl geriden gidiyoruz.

Körfez’de bile, ilerleme yönünü geleceğe doğru çevirmek isteyen az sayıda ülke var.