Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Ruhani Saddam’ın dilini kullanıyor | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

İran rejiminin ağır topları ile generallerindeki gerginlik oranının artmasında şaşılacak bir şey yok. Tahran, Donald Trump’ın, ülkesinin İran ile olan nükleer anlaşmadan çıktığını tüm dünyaya ilan etmesinden bu yana zorlu ve yeni bir faslın başladığının farkında. Amerikan Başkan’ının o zamandan bu zamana yaptığı şey, Tahran’a yönelmiş acıtıcı darbeler listesindeki yerini aldı.

2015 yazında 6 ülke ile varılan bu anlaşma, kelimenin tam anlamıyla İran’ın bir başarısıydı. Tahran bu anlaşmayı ABD ile yaşanabilecek olası bir çatışmaya bir engel ve büyük miktardaki paraların geri dönmesiyle birlikte diğer ülkelerin bir iyi davranış göstergesi olarak gördü. Gerçek şu ki, anlaşmadaki en önemli nokta gözden kaçmıştı. Tahran, bölgedeki davranışlarını, müdahalelerini ve balistik füzelerini nükleer anlaşma ile ilgili müzakereden uzak tutmayı başarmıştı. Böylece, nükleer anlaşmanın gelirleriyle bölgedeki büyük adımlarına yatırım yapabildi.

Belki de İran, uluslararası bir kılığa bürünmesinden ötürü bu anlaşmadan çıkmanın uzak bir ihtimal olduğuna inanıyordu. Öyle ya Trump’ın anlaşmanın içeriği, süresi, genel havası ve İran’ın bölgesel tavrı ile arasındaki uyuşmazlığı konusundaki memnuniyetsizliğine dair işaretler, alışıldık baskı girişimlerinin ötesine geçmeyecekti. Ancak Trump’ın kararlarında varabileceği son noktayı anladığını düşünen kişi, büyük hata yapar. Zira o, dikenli konularda sıra dışı kararları aşırı rahatlıkla alan bir adam.

Gerginlik düzeyinin artması, İran’ın, geriye kalan iki imzacının Amerika’nın çıkışından doğan boşluğu doldurmadığını fark etmesinden kaynaklanıyor da olabilir. İranlılar, geçtiğimiz haftalarda Avrupalıların İran’ın ihtiyacı olan siyasi garantiler ve mali tazminatlar gibi şeyleri sağlayabileceklerinden pek emin olamadıklarına dair işaretler verdiler. Buna İran ve Amerika ile olan ilişkiler arasında bir tercih yapmak durumunda kalınırsa hiç düşünmeden Amerika’yı seçeceğini söylemek için yarışan Avrupalı şirketlerden gelen açık mesajlar eşlik etti.

Trump’ın nükleer anlaşmadan çıkma kararı, bir kapris veya televizyon şovu değildi. Onun yönetiminin 4 Kasım’da başlaması kararlaştırılan petrol yaptırımlarına bir hazırlık olarak yaptığı hareket, İran’ın askerî çatışmalara dalmasından ve birçok sahada dost milisleri finanse etmeyi üstlenmesinden ötürü yükünde artışın yaşandığı bir zamanda ihracatında ve dolayısıyla gelirlerinde bir azalma ile yüzleşeceğinin habercisi.

Ufukta görünen en tehlikeli ekonomik sıkıntı, zorlukların bizzat İran sahasına yani rejimin konutuna taşınma ihtimalidir. İran’ın birçok şehir ve eyaletinde yürütülen güdümlü gösterileri göz önünde bulundurduğumuzda anlarız ki kaynak kıtlığının artması, içerideki durumla ilgilenilmesi için dışarıdaki savaşlara yönelik harcamaların durdurulmasını isteyen sloganların eşlik ettiği popüler kinin ateşine benzin dökebilir.

İran sisteminin gösterileri kuşatma, dağıtma ve ateşini söndürme konusunda olağandışı bir ustalığının olduğu doğru. Ancak peş peşe gelen hükümetlerin davranışlarından doğan hayal kırıklığının rejimin önüne zorlu sınavlar çıkarabilecek olması da doğrudur. İşsizlik, yoksulluk, ulusal para biriminin değer kaybetmesi ve hizmet düzeyinin düşmesi konusunda yayımlanan rakamlar, rejim ve onun hükümetlerinin imajına ciddi anlamda zarar vermektedir.

Buna bir de İran ile olan nükleer anlaşmaya bağlı kaldığını ilan etmiş Avrupalıların, İran’ın bölgesel planda uyguladığı istikrarsızlaştırma politikasını birçok kez kınamaktan geri durmaması da eklensin. Bölge içinde ve dışında, İran’ın istikrarı sarsma politikasının dizginlenmesinin onun nükleer hırslarını dizginleme gerekliliğinden daha önemsiz olmadığına dair bir inancın hüküm yürütmesi, öyle basit bir şey değildir.

Daha başka sebepler de var. Onlardan biri de bölge yangınlarının bölgesel güçlere veya bir anlaşmaya bırakılmayıp büyük küresel güçlerin meselesi haline dönüşmesi gerçeğidir. Rusya’nın Suriye savaşına yönelik belirleyici müdahalesi, bu çerçevede oldukça önemli bir göstergedir. Rus Suriye’sine yönelik uluslararası kabullenme, her şeyden önce İran Suriye’sine yönelik bölgesel ve uluslararası bir itirazın ifadesidir. Rusya, Suriye ordusunun İsrail ile olan çatışmazlık sınırlarına geri dönmesini ve 1974 yılından beri İran’a bölgeden uzak durması konusunda açık bir mesaj niteliği taşıyan kurallara uymasını takip etme görevini üstüne aldı. Tahran, Suriye meselesinin Helsinki’deki Rus-Amerikan zirvesinde İsrail’in güvenliğinin garanti edilmesi, İran müdahalelerinin kontrol altına alınması ve Suriyeli yerinden edilmişlere yardımcı olunması şeklinde karara bağlandığını tam olarak anlamış durumda. Buna ek olarak İran’ın Yemen’in içişlerine yönelik müdahalesi başarı vaat etmediği gibi İran’ın etkinlik alanına katmakla övündüğü dört başkentten ikisi olan Bağdat ve Beyrut da seçimlerin yürütülmesine rağmen, hükümetin oluşması konusunda birtakım çekişmelere sahne oluyor.

Genel manzara böyle olunca Tahran’daki gerginlik de haliyle artıyor. Bu durum, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin İran’ın petrolünü ihraç edememesi durumunda Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına işaret ettiği açıklamalarında net bir şekilde hissediliyor. Ruhani’nin konuşmasındaki bu uyarıcı ton, ‘Yüce Rehber’in ve ‘Devrim Muhafızı’ generallerinin övgüsüne mazhar oldu. Ruhani, korkuların derinliğini doğrularcasına daha da ileri gitti ve Trump’a hitaben: “Aslanın kuyruğuyla oynamak, sana pişmanlıktan başka bir şey getirmez” dedi.

Ruhani’nin Trump’a şu sözü söylerken Saddam’ın literatüründeki ifadelere başvurması dikkat çekiciydi: “İran ile barış, tüm barışların; İran ile savaş da tüm savaşların anasıdır”.

Açıkça görülüyor ki, Ortadoğu zorlu aylara doğru ilerliyor. Bu gerginlik, Suriye dosyasından İran dosyasına doğru taşınıyor. İran’ın zorlu seçenekler karşısında olduğu da ortada: Ya yaptırımların zehrini tekrar yutar ve Trump’ın ayrılışını gözler ya da nükleer programını ve bölgesel rolünü müzakere masasına yatırmayı kabul eder. Bu iki seçenek “Yüce Rehber” ve “Devrim Muhafızı” komutanlar için oldukça zor. ‘Savaşların anası’ meselesine gelince; Saddam Hüseyin’in başından geçenler, böylesi yıkıcı bir yolculuğa girme konusunda pek heves bırakmıyor açıkçası.