Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

‘Şaibeli’ Amerikan arabuluculuğunun alternatifi nedir? | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etme yönündeki tavrına Filistinlilerin tepkisi, ABD’nin Filistin-İsrail-Arap görüşmelerindeki arabulucu rolünü inkâr etmek suretiyle cezalandırmak oldu. Buradaki gerekçe, Washington’un, müzakerelerde “adil” bir arabulucu olmadığıdır. Zira BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) yapılan tartışmada doğrudan İsrail’den yana tavır almıştır. Konumunu benzeri daha önce görülmemiş bir açıklıkla ifade eden ABD, BM üyelerine yönelik yaptırım tehdidinde bulunmuştur. Burada ifade ettiğimiz gerçeklerin tamamı doğru, ancak bunlar bizleri şunu sormaktan alıkoymuyor, bundan sonra ne olacak? Bizler açısından uluslararası kararlar ve uluslararası hukuk çerçevesinde yasal ve meşru görünen Filistin hakları hususunda Amerika’nın başkanları ve diplomatları, İsrail konusunda ya da Arap-İsrail görüşmelerinde ne zaman tarafsız kalmıştır?

Ancak Arap-İsrail mücadelesinin tarihi şahittir ki, bu mücadele ya da müzakerelerde varılan sonuçlarda ABD’nin tutumu belirleyici olmuştur. ABD İsrail devletini tanır tanımaz, en kısa sürede Rus-Sovyet tanıması geldi ve uluslararası toplumun birçok köşesinden gelen tanımalarla uluslararası meşruiyet halini almış oldu. Mısır’a yapılan üçlü saldırı üzerine, Eisenhower yönetimi tarafından temsil edilen Amerikan tutumu, İngiltere ve Fransa’yı Aralık 1956’da çekilmeye zorlamakla kalmayıp, aynı zamanda İsrail’i Sina’da Mart 1957’de çekilmek durumunda bırakmıştır. Haziran 1967 savaşındaki Arap yenilgilerinde Amerika’nın rolü tekrar aktif hale geldi. Zira yapmış olduğu kışkırtıcı manevralarla yıpratıcı bir rol aldığı gibi Ekim 1973 savaşı sırasında da karşı tutum sergiledi.

Arap-İsrail çatışmasının tüm bu bölümlerinde, Amerikan tutumu şimdi olduğu gibi önyargılıydı, ancak ABD ile rasyonel Arap ilişkileri, ekonomik, askeri ve diplomatik yeteneklerle birleşince, çok kazanç elde edildi. Gördüğümüz gibi, 1956 savaşı sırasında Amerikan rolü kısmen geriledi, sebebi ise Nasır’ın ABD’nin eski sömürge güçlerine değil doğrudan Orta Doğu’daki nüfuza gönüllü olduğunu çok iyi anlamış olmasıydı. Mısır direnişi, sadece Soğuk Savaş’ın uluslararası ilişkilerin yöneticisi olmadığı bir zamanda değil aynı zamanda Üçüncü Dünya’nın dramatik yükselişi ve halkın sömürgecilikten kurtulmasıyla küresel ve insani bir biçim aldı. Nasır, Haziran dersini aldıktan sonra, kışkırtma savaşında bir kez daha, işgal altındaki Mısır bölgesinin kurtuluşuyla başa çıkmak için önemli bir stratejik adım olan füze duvarını inşa etmek için Rogers girişimi kabul ederek Amerika’yı taktiksel olarak kullandı. O günlerde, şimdi olduğu gibi “Şaibeli” Amerikan arabuluculuğunun kabul edilmesine bazıları şaşırmıştı, ancak politik ve diplomatik olmayan sonuç, Mısır’ın yeryüzündeki konumunun eskisine göre daha iyi olmasıydı. Başkan Sedat’ın, 1977 savaşı ile başlayıp ölümüne kadar devam eden önyargılı ABD’yle ilişki kurma biçimi büyük bir okuldur.

Stratejisinin gücü sadece, uluslararası meşruiyet konusunda dersler vermeye değil, aynı zamanda yeryüzündeki politik gerçekleri görmeye dayalı ilkelere dayanıyordu. Bu ilkelerden birincisi, Mısır ya da Arap tarafımız ABD düşmanlarının kampının bir parçası değildir. Bilakis bölgemiz komünizme bir çare bulamadığı gibi dünyanın başka bir yerinde de bunu gerçekleştiremedi. İkincisi ise; “Devlet olarak İsrail” ile “İmparatorluk olarak İsrail” arasında kavram olarak büyük bir fark olmasıdır. Birincisi açısından İsrail’in ABD ile olan özel ilişkisini anlamakla birlikte ikincisi, bölgedeki Amerikan çıkarlarına zarar vermektedir. Üçüncüsü; ABD dünyada yalnız değildir ve büyük bir kriz döneminde sözü dinlenen geniş bir koalisyonun bir parçasıdır. Ancak unutmamak gerekir ki diğer zamanlardaki Amerikan politikasında da etkilidir. Burada İngiltere, Japonya, Avustralya ve Kanada görmezden gelinmemelidir. Dördüncüsü; Bütün bu yaşananlar bizleri Kudüs’ü ziyaret etmek ya da silah kullanmak veya diplomasi ve siyaset yoluyla yeryüzünde yeni gerçekler ortaya çıkarmaktan ve kendi gücümüze dayanmaktan alıkoymamalıdır. Amerikalılar ölü bir beden haline geldiğimizi düşünürlerse o başka… Beşincisi; Bizim bu meseledeki düşmanımız İsrail’dir. ABD’nin olumlu rolü İsraillilerle birçok şey üzerinde anlaştığımızda artar. Sadece bazı konular kalır ki ABD o dönemlerde faydalı olur. Camp David’de Mısır’daki yerleşim alanlarında olduğu gibi… Carter o zaman Mısır’dan yana tavır almıştır. Tam tersine, Filistin müzakerecisi Clinton yönetimi sırasında 2000 yılında Camp David’de bu stratejiyi kullanamadı.

Sedat’ın 1970’lerdeki direniş sonrası yaklaşımından etkilenen Filistinliler, ancak ilk barışçıl ayaklanma ile birlikte 1980’lerde ABD’ye girmeyi başardılar. Başkan Arafat, Kuveyt’i kurtarma savaşı sırasındaki yanlış tutumuna rağmen, Ürdün heyeti aracılığıyla Madrid’e gitmeye hazırlandığı gibi Oslo anlaşmasıyla da herkesi şaşırtmaya hazırlanıyordu. Bu sözleşme, Filistin halkına tarihteki Filistin topraklarında ilk Filistin ulusal otoritesini verdi. Bunca zaman ABD şuan ki gibi önyargılıydı, ancak ilk barışçıl ayaklanmasından başlayıp Madrid’deki Filistin heyetinin yapısına kadarki Filistin araçları yeryüzünde yeni gerçeklikler yaratmaya yetmişti. Bazen hatırladığımız bu türden gerçekler o zaman fiilen mevcuttu. Ürdün her zaman bu yöntemi benimsemiştir. Hepimizin çok iyi bildiği “ABD’nin tarafsız olmadığı” gerçeğiyle yola çıkmış “Arapların haklarını elde etmesi illa ki Amerika’nın İsrail’den yana tavır almasından etkilenmek zorunda değildir”yaklaşımıyla devam ettirmiş ve sonuç da almıştır.

Aslında, Amerikan arabuluculuğunu reddetmek için verilen Filistin önerisi, başlıkları dışında bunu tamamen iptal etmiyor; sadece İran’la Batı görüşmelerindeki 5 + 1’lik formülü içerisinde barındırıyor. Bu görüşmelerde ABD, İran karşısında beşliğin lideriydi. Yani ABD’nin düşman olduğunu kabul eden bir ülke, nükleer silah sahibi olmak istiyor ve o da bunun karşısında duruyordu. İsrail’le durum farklı… İsrail zaten bir nükleer devlet ve ABD bundan rahatsız olmuyor. Bu uluslararası denklemde biz kimiz? Karşı cephe kim? Ayrıca, Madrid Konferansı’nın formülüne geri dönmek de mümkündür. Zira orada ABD’nin liderliği ve Rusya’nın tamamlayıcı rolü vardı. Her halükarda, ABD müzakerelerin ana aktörü olarak kalmaya devam edecektir. Başka bir arabulucu veya başka bir kombinasyon aramak mümkün müdür? Zira daha önce «Troika» yı denedik. Rus-Amerikan işbirliğinin olması mümkün mü? Yoksa bu işbirliği 1948’de -eski ya da yeni soğuk savaş sırasında- olduğu gibi aleyhimize mi olur? Mesele gerçekleri ortaya çıkarmaya odaklanan yeni bir düşünceye ihtiyaç duyuyor. Eğer İsrail bunu “coğrafya” bağlamında ele alacak olursa Filistinlilerin elinde de en büyük gerçek olan demografik bağlam var. Bu, çok fazla diyalog ve düşünce gerektiren bir yöntemdir.