Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Sert ve yumuşak güç arasında Ortadoğu | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Mayıs ayı, Ortadoğu’daki en kritik aylardan birisi olarak hafızalarımızdan çıkmayacak. 15 Mayıs’ta Gazze’de 50’den fazla Filistinli aktivist hayatını kaybetti. 15 Mayıs, Kudüs’teki Amerikan Büyükelçiliği’nin açılış tarihiydi. 9-10 Mayıs gecesinde ise İsrail, İran’ın işgal altındaki Golan Tepeleri’ne yönelik tamamlanmamış saldırısına yanıt vermek için Suriye’de İran’a ait askeri noktalara büyük bir operasyon düzenledi. 8 Mayıs’ta Başkan Donald Trump, ABD’nin uluslararası çevrelerde İran nükleer anlaşması olarak bilinen kapsamlı ortak eylem planından çekildiğini açıkladı.

Bu olaylar arasında ortak ya da doğrudan bir bağlantı bulunmuyor. Buna rağmen içimizden birisi, tüm bu gelişmelerin bir arka planı olduğunu düşünebilir. Bu arka planın belirtileri, ABD başkanının güdümündeki yeni Amerikan politikalarında görünüyor. Öyle ki bu arka plan, Rus devlet başkanının kararlarında dayandığı eski politikalar vasıtasıyla daha basit bir hale geldi.

Örneğin, 9-10 Mayıs akşamı meydana gelen gerilim ve karışıklık, gerilimin yaşanmasından birkaç saat önce ABD başkanı tarafından yapılan konuşmanın doğrudan bir sonucu değildi. Şöyle ki İran ve İsrail arasındaki çatışma ve anti-çatışma dalgası, İran’ın İsrail’e yönelik insansız hava aracıyla yaptığı saldırı sonrasında ilk kez şubat ayında ortaya çıktı. İki taraf arasında 9 ve 29 Nisan’da başka gerilimler yaşandı. 9-10 Mayıs’ta meydana gelen çatışmayı, son karışıklık dönemi olarak kabul edebiliriz. Fakat eninde sonunda iki taraf arasında yeni şiddet olaylarının patlak verebileceği tahmin edilebilir. İsrailliler, Suriye’de yani arka bahçelerinde İran’a ait askeri bir gücün varlığını kesinlikle kabul etmeyecekler. İsrailliler, ABD yönetimi tarafından verilen güçlü destekten istifade ediyorlar.

Bu bağlamda daima doğru bir şekilde yanlış tahmin edilen bir nokta var. Tahran ve Tel Aviv’le konuşabilecek tek devlet ve bölgede yeni saygın bir arabulucu olarak Rusya, genellikle İsrail ve İran arasında potansiyel hakem rolünü oynuyor. Hiç şüphesiz bunların hepsi doğru. Fakat aynı zamanda İran tarafının meydan okumak için yeterli sebepleri var. Şöyle ki Tahran, Moskova’nın İsrail ve Batı’ya sadece Rusya’nın İran’ı kontrol edebileceği izlenimini verdiğini biliyor. Buna rağmen İran Devrim Muhafızları’nın büyük ölçüde teminat alması gerekiyor. Suriye’de İran askeri tesislerinin kurulması, İsrail’e karşı bir garanti mesabesinde olmalı. Tabi aynı zamanda bu, Rusya’nın bir gün İran’a yönelik -olası ya da kesin- tedirgin tutumuna karşı da koruma faktörü taşımalı.

15 Mayıs günü meydana gelen trajik olaylar, farklı bir karaktere sahipti. Zira yurtlarına geri dönme hakkını talep eden Filistinli aktivistlere karşı birkaç haftadır devam eden planlı öldürme girişimi, bitmeyen İsrail-Filistin çatışmasına apaçık bir delildir. Hiç şüphesiz Başkan Trump yönetiminin ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararıyla ilgili politikası, Filistin halkının yıllardır katlandığı derin üzüntüye bir yenisini daha eklemektedir.

Bunun yanı sıra ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması daha geniş bir çerçeveye konulmalıdır. Başkan Trump’ın Ortadoğu’da uygulamaya çalıştığı vaatlerden birisi de İran karşıtı Arap bloğunda düşmanlığı yeniden etkinleştirmek ve gruplaşmayı yeniden sağlamakla ilgilidir. Bu da Başkan Barack Obama döneminden ve onun politikalarından sert bir şekilde ayrılış anlamına geliyor. Obama’nın politikaları, büyük ölçüde İran rejimiyle orta bir yol bulmaya dayanıyordu. Bu kapsamda İran’ın, büyükelçiliği Kudüs’e taşımak gibi yeni ABD yönetiminin kararlarını kendi söylemlerinde kullanmaya çalışması şu anki durumun paradokslarından birisidir.

Başkan Trump’ın bölgede uygulamaya çalıştığı bir diğer vaat ise İran’la yapılan nükleer anlaşmayla ilgilidir. Başkan Trump, 8 Mayıs’ta Washington’un sadece kapsamlı ortak eylem planından çekildiğini açıklamadı. Aynı zamanda o, ABD’nin müttefiklerine getirilen dolaylı yaptırımlar da dâhil olmak üzere ekonomik yaptırımları yeniden getirerek bu çekilmenin zorlu olacağını da ifade etti. Daha sonra bu stratejiyi, nükleer mesele dışında bir dizi yaptırımlar ve diğer baskılar takip edecektir. Amaç, büyük ve şiddetli zorluklarla ve ülke yönetimindeki istikrarın sarsılmasıyla yüzleşen şu anki İran rejimini köşeye sıkıştırmaktır. Hedef, rejimi değiştirmek mi? Belki. Bu durumda rejim değişikliği, olası en ucuz araçlarla gerçekleşecektir. Şöyle ki Donald Trump, Ortadoğu’ya daha fazla Amerikan askeri göndermeden İran rejimine diz çöktürmek istiyor.

Bu konuda ya da aslında Amerikan yönetiminin politikalarında net bir çelişki var: İran’daki şahinler, hükümetlerinin manevralarını daha karmaşık hale getirmemek için ölçülü hareket edebilir ve Çin, Rusya ve Avrupa aracılığıyla kapsamlı ortak eylem planını kurtarmaya çalışarak bu manevraları bir kenara koyabilirler. Fakat Tahran’daki şahinler, geçici olarak ölçülü davranabilir. Tahran’ın ABD’nin çıkarlarına ya da bölgedeki İran düşmanlarına karşı tepki göstermeden sessiz kalması dikkat çekici belki de son derece sürpriz olacaktır.

Devrim Muhafızlarının masasına konulan pek çok seçenek var: Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve Afganistan. Eğer insan, ABD yönetiminin doğrudan askeri müdahale politikasına geri dönmeye yönelik net çekincesini hesaba katmazsa bu, son derece alevli bir ortamda kibrit çöpleriyle oynamak demektir.

Avrupa, ABD yönetiminin kapsamlı ortak eylem planına ve elçiliği Kudüs’e taşıma kararına yönelik tutumlarında ABD’yle hemfikir değil. Avrupa, ABD Başkanı’nın nükleer anlaşmaya yönelik kararının transatlantik ilişkiler üzerindeki büyük yansımalarından dolayı rahatsızlık duyuyor. Zira Washington’un tutumu, müttefiklerine karşı bir kayıtsızlık izlenimi veriyor. Ayrıca Washington’un tutumu, Avrupa’ya ABD’nin 1920’lerde Milletler Cemiyeti’nden ayrılışını hatırlatan büyük kolektif güvenlik anlaşmasına saygı duyulmadığının bir işaretidir. Bu ayrılış, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına zemin hazırladı. Avrupalı müttefiklere göre sadece transatlantik ilişkiler değil, aynı zamanda Ortadoğu’daki istikrar da risk altındadır. Pek çok Arap, ABD yönetiminin İran’a karşı sert tutumunu tebrik ederken Avrupalı hükümetler, ABD’nin kapsamlı ortak eylem planından çekilmesini bölgenin güvenliğine ve istikrarına büyük bir tehlike olarak görmektedir.

Bu çerçevede Avrupa’nın sunabileceği şeylere rasyonel bir gözle bakmak uygun olacaktır: Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Washington’daki önerilerine dayanarak bakılacak olursa Avrupalılar; nükleer, balistik füze ve bölgesel istikrar konularında diyalog, etkileşim ve müzakere masasının kurulmasını destekliyorlar. Bu bağlamda Ortadoğu’nun mayıs ayında şahit olduğu karanlık fotoğrafa rağmen en kötü şeyin, tek bir durumla ifade edilmesi mümkün değildir. Örneğin, sert güç yerine yumuşak güç çerçevesinde İran’la mücadele etmek, mantıklı sonuçlara götürebilir. Aynı şekilde Mayıs ayı, Irak parlamento seçimlerinin yapıldığı bir ay idi. Bu seçimler, ülkenin siyaset sahnesinde büyük bir değişikliğe yol açabilir. Bu da geçmişe göre daha olumlu bir güç dengesi yansıtacaktır.

* Fransa’nın eski Suriye Büyükelçisi