Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Suriyelilere Afgan dersleri | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

“Terörist şer güçlerinin yenilgisiyle birlikte, olaylar duruldu (…) ve meşru hükümet ülkede yönetimi ele geçirdi.”

Bu şaşırtmayan cümle tanıdık gelmiyor mu?

Bu, Rus resmi basınının Suriye hakkında konuşurken usanmadan tekrar ettiği slogandır: Beşşar Esed kazandı!
Söz konusu açıklama ilk kez 1983’te Sovyetlerin Kızıl Ordusu’nun ülkeyi işgal etmesinin üzerinden üç yıl geçtikten sonra Afganistan’da yerel komünist güçlerin egemen olduğu ‘meşru hükümetin’ düşmesini engellemek adına dillendirilmişti.
O zamandan bu yana yaygın örneğin aksine tarih tekerrür etmediğinden bugünün Suriye’sinin dünün Afganistan’ı olduğu sonucunu çıkaramayız.

Afganistan toprakları Suriye’ninkinin 3 katı büyüklüğünde ve askeri operasyonlar açısından daha zorlu ve engebeli. 80’lerde Sovyetler ülkeyi işgal ettiğinde Afgan ve Kazak halkının nüfusu yaklaşık olarak Suriye halkının bugünkü nüfusuna eşti. Bir farkla ki komünistlere muhalif güçler, Pakistan’daki Peştun çoğunluğuna sahip bölgelerden büyük bir demografik desteği arkasında bulabiliyordu.

Aynı şekilde, Başkan Vladimir Putin’in kafasındakileri tamamen göz ardı edersek Rusya, bugün Sovyetler Birliği gibi değildir. Hiçbir şey için olmasa Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünden beri iki nesildir vatandaşlar ilk kez özgürlüğün tadına vardı. Bu uyarılar dikkate alındığında şu gerçek gün gibi ortada kalır: Putin’in, Doğu Avrupa, Orta Asya ve Ortadoğu bölgelerine egemenliğini yayma yönündeki büyük hülyasını gerçekleştirmeye çalıştığı bir ortamda Afganistan tecrübesinin Ruslara söylemek istediği bir şeyler var.
10 sene süren Afgan savaşı sırasında Sovyetler Birliği bu savaşa 600 binden fazla asker gönderdi. Kabil’i kontrol eden 55 bin askerlik yapı ve sayıları 20 bine yakın Özbek Afgan milisler de buna eklendi. Rus etnik çoğunluğunu riske atmamaya çalışarak Kremlin liderleri diğer Sovyet Cumhuriyetlerinden insan gücü sağlamak istedi ve Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan’dan paralı askerler; Ukrayna ve Baltık ülkelerinden de subay kadroları getirildi.

Bugün ise Rus Devlet Başkanı’nın paralı askerler ve milislerden oluşan çeşitli yapısının yanı sıra 80 bin savaşçıyı bulan Beşşar Esed ordusuna dayanma imkânı var. Sayıları 30 bini bulan İranlı askerler ve Tahran’ın Lübnan, Afganistan ve Pakistan’dan getirttiği milisler de cabası.

Bununla birlikte Rusya, Sovyetler Birliği’nin 80’lerde Afganistan’daki müttefiklerine yaptığı gibi bugün Suriye’deki müttefiklerine egemenliğini yaymıyor.

Afgan savaşı 55 bin yaralı ve engelliye ek olarak yaklaşık 16 bin Sovyet askerinin hayatına mal oldu. Neredeyse 10 yıl süren bu savaşa bir milyondan fazla Sovyet vatandaşı katıldı ki bu, Sovyet İmparatorluğu’nun İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana olan en büyük savaşçı sayısını temsil etmektedir. Zamanla ‘Afganzi ya da Afgan Topluluğu’ olarak anılmaya başladılar ve suç çeteleri, etnik isyancılar ve kara borsa kaçakçıları için iş gücü desteği sağlayan bir yapıya dönüştüler. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra özellikle Ukrayna ve Baltık ülkelerinde olmak üzere Rusya’ya karşı halkçı milliyetçi hareketleri yönetmek için anavatanlarında yeniden birçok Afganzi yapısı ortaya çıktı.
Afganistan macerasının neye mal olduğunu tespit edebilmemize yarar resmi rakamlar mevcut değil. Bununla beraber yarı resmi rakamlar maliyetin 300 ila 400 milyar dolar arasında olduğunu söylüyor. Yaygın inanışın tersine Sovyet İmparatorluğu, Afganistan’daki savaş esnasında çökmedi. Olay, Yevgeny Primakov’un da tarif ettiği gibi şu şekildedir: “Sovyet İmparatorluğu’nu çöküşe götüren sebep, bizi Afganistan’daki savaşa sokan zihniyettir.”

Primakov şöyle demişti: “Afganistan’a gittik çünkü klasik iktidar kurallarının Sovyetler Birliği için geçerli olmadığına inandık. Sovyetler Birliği, tarihte istisnai bir durum teşkil etmeli ve tarihin kuralları onda geçmemeliydi.”

Putin, o kadim yanlışa mı düşüyor?

Sovyet istihbarat memurunun düşüncesine egemen olan zihniyetle bazıları sanıyor ki işler, Sovyetler Birliği liderlerinin imparatorluğun son on yıllarında gittikleri yolda yürür. Suriye halkının büyük çoğunluğuna karşıt bir konum alan hâkim azınlığa dayalı merkezi hükümeti destekleyerek bir Suriye zümresi oluşturmasının sebebi de budur. Ayrıca savaşı yalnızca askeri zaviyeden değerlendirerek eski Sovyet liderlerinin çoğunun Afganistan’da yaptığı hatanın aynısına düşüyor.

Bununla birlikte, savaşa yalnızca askeri açıdan yaklaşmak yani güçlerin fiili olarak savaşması, çok önemli olsa da daha geniş bir bağlamda verilen herhangi bir savaşa göre daha önemsizdir.

1988 yılı girdiğinde Sovyetler Birliği yalnızca askeri bakış açısı ile Afganistan savaşını kazanmış ve direnişin Ahmed Şah Mesud önderliğinde Penşir Vadisi’ndeki son kolunu da ele geçirmişti. Dahası Mesud, Kızıl Ordu ile ateşkes anlaşması yaptı. Ancak, Afgan direnişinin en karanlık günlerinde sığınağında onunla buluştuğumuzda savaşın tek taraflı bir zafer ilanıyla sona ermeyeceği, diğer tarafın yenilgiyi kabullenmesi gerektiği ve asla olayları bu noktaya getirme niyetinin olmadığı konusundaki ısrarcı tavrıyla olayları analiz ederken sıra dışı bir yetenek sergiledi.

Nitekim Suriye’de Putin’in ilan ettiği ve Esed’in de itaatkâr bir papağan edasıyla tekrarladığı zafer ilanı, Kremlin’in Batı’daki büyük propaganda mekanizması tarafından da güçlendirilen gülünç bir kukla oyunu gibi görünüyor. Bu, Kremlin’in bunamış yaşlıları ve 80’lerde Kabil’deki itaatkâr ajanları tarafından öne sürülen benzer iddialardan daha iyi bir durumda değil.

Sovyetlerin Afganistan tecrübesi, savaşın keskin siyasi hasarlar getiren salt askeri yaklaşımla kazanılmasının tek örneği değildir.

Fransızların 1962 yılında Cezayir’de yaşadıkları benzer bir deneyimleri var. 1974 yılında da Amerika, Vietnam’da aynısını tecrübe etti. Her iki durumda da kaybeden, gerçeklik zemininde bir karşılığı olmayan siyasi hedefleri benimseyen oldu. Gerçekdışı olan hedef de karşı koyan çoğunluğa azınlığın iktidarını dayatma teşebbüsüdür.

Putin’in Suriye tecrübesi, Sovyetler’in Afganistan, Fransızların Cezayir ve Amerikalıların Vietnam tecrübesinden daha ümitsizdir. Zira o, Rusya’nın uluslararası ekonomik yaptırımların artmasıyla birlikte enerji fiyatlarının küresel olarak düşmesiyle başa çıkmaya zorlandığı bir zamanda ekonomik açıdan daha kötü bir vaziyettedir. İnsan gücü açısından da Rus halkının çoğunluğu boyun eğme konusunda tereddütlü iken onun imparatorluğun uzun sınırlarına dayanması mümkün değildir. Askeri bakımdan da Rus ordusu, Dağıstan, Çeçenistan, Kırım Yarımadası, Güney Osetya, Abhazya, Moldova ve Donetsk arasında 100 binden fazla Rus savaşçının konuşlandırılmasından ötürü oldukça dağınık bir durumdadır.

Moskova ayrıca Kafkas ve Orta Asya bölgesinde askeri gücünü sergilemek için Tacikistan ve Ermenistan’daki askeri üslerde binlerce asker bulundurmaktadır. Bununla beraber bu yerlerde Moskova’ya bağlı yöneticiler, ülkelerindeki Rus askeri üslerinin kapatılmasına dönük bir talep de taşıyan Batı yanlısı şiddetli bir muhalefetle karşı karşıyadır. Bu makale yazıldığı sırada Ermenistan’ın başkenti, Moskova’ya bağlı unsurların Putin’in müttefiki Sergey Serkisyan’ı ülkedeki yönetimin başına getirme çabalarına karşı çıkan silahlı bir ayaklanma ile uğraşmakta.

Batı başkentlerindeki bazı eleştirmenler, Rusya’nın Suriye sahnesinde olabildiğince uzun süre asılı kalmasına izin verilsin de dünyada başka herhangi bir yere zarar eriştiremesin diyorlar. 80’li yıllar boyunca Afganistan’da aldığı ağır dersin ardından Sovyet İmparatorluğu, Birlik tamamen çökene kadar dünyada herhangi bir devlete zarar veremedi.

Çelişki şurada ki Başkan Putin’in Suriye kapanından kurtulması için Batılı güçlerin yardımı tek başına yeterli değil; bizzat Suriye halkının çoğunluğuna ihtiyacı var. Her şeye rağmen bu, Sovyetlerin daha önce Kabil’de Afganistan’ın önceki başkanı Muhammed Necibullah’a yaptıkları gibi Beşşar Esed’in başının altın bir tabakta sunulmasını gerektirecek.

1989 yılında Necibullah hakkında sorulan bir soruya karşılık olarak Sovyet Komünist Partisi’nin siyasi ofisinin filozofu Alexander Yakovlev şöyle demişti: “Necib? Necib derken kimi kastediyorsun? Aa, o adam!”