Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Türkiye… Ne dostluk ne düşmanlık | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Mayıs 1994’te Türk kadınını konu alan bir konferansta konuşma yapmak için İstanbul’a seyahat ederken arkadaşlarıma Türk siyasetinin gizemli semalarında yükselen herhangi bir yıldızın olup olmadığını sordum. Neredeyse oy birliğiyle cevap, 40 yaşına ulaşan ve nüfusun en kalabalık olduğu şehirlerden birisi olan İstanbul’a bütün engellere rağmen belediye başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan’dı.

Bununla birlikte arkadaşlarım, Erdoğan’ın pek çok İslami cemiyet ve siyasi partiler içerisinde uzun bir geçmişe sahip olduğu konusunda bir tür uyarı niteliğinde tavsiyelerde bulundular. O zamanlar Türk arkadaşlarımın da düşündüğü gibi bu gerçek, Batı tarzı laiklik kavramları üzerine kurulan bir sistem içerisinde Erdoğan’ın ufkunun dar olmasına yol açabilirdi.

Fakat birkaç gün sonra Erdoğan’la ofisinde görüştüğümüzde ideolojik kavramların verdiği izlenimden daha çok pragmatik mefhumlarla ilgilenen ve hareket dolu yenilikçi bir şahsiyet karşısında kendimizi bulduk.

Türk bıyığına bakılmaksızın Erdoğan’ın son derece temiz yüzü, şık takım elbisesi ve parlak kravatı kendisini doğunun kadim geleneğine göre Osmanlı Sultanlığı’nın tahtına çıkmayı arzulayan birisinden ziyade Avrupalı bir siyasetçi izlenimini yansıtıyordu.

Erdoğan’ın modern Türkiye’nin sıkıntılarını teşhis etmesinin ideolojilerle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu.

Erdoğan, enflasyonu kontrol altına alarak Türkiye’nin ekonomi kartlarının yeniden karılması ve ülkede rejimin içerisine kadar uzanan yolsuzluğu kökten yok ederek kamuoyunun hükümete karşı güvenini tekrar kazanması gerektiği konusunda ısrarlıydı. Dikkat çekici durum ise Erdoğan, Avrupa Birliği’ne(AB) katılmak için müzakerelere başlamak, Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz gibi önceki başbakanların zayıf rolünü yok etmek istiyordu.

Erdoğan’ın Kürt sorununu inkâr ve baskı yerine Türkiye’nin tek başına cesaret ve gerçeklikle çözme sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini itiraf etmesi yine dikkat çekici bir durumdu.

O dönemde Türk gazeteci ve yorumcuların zihnindeki alaycı düşünce, Erdoğan’ın daha sonra makul olan şeylerden vazgeçmesine olanak tanıyan gücü kazanana kadar mantıklı görünmeye gayret gösterdiği yönündeydi.

Her şeye rağmen sonraki 10 yıl boyunca Erdoğan’ın genel seçimlerin iki turunu da kazanarak başbakanlık koltuğuna geçmesiyle birlikte söz konusu düşüncenin yanlış olduğu kanıtlanmış görünüyordu.

Bir gün iktidara gelmesi halinde yapacağını söylediği şeyleri fiilen yerine getirmesi bizi en çok şaşırtan durumlardan birisiydi. Bazen düşmanca görülen reformları Türk ekonomisini korkunç enflasyon girdabından kurtararak 1950’lerden beri ilk defa ekonomiyi sürekli kalkınacak hale getirmişti. Erdoğan’ın iktidardaki ilk 10 yılında Türkiye’yi dünyanın en büyük 14. ekonomisi haline getirdi. Türkiye’de büyümede, petrol ve doğalgazı olan yaklaşık aynı nüfusa sahip komşusu İran’a yüzde 30 gibi yüksek bir oranda fark arttı.

AB’ye katılma meselesiyle ilgili olarak ise Erdoğan, AB’ye katılma şartları arasında yer alan 22 fasıldan 20’sinde önemli bir ilerleme kaydetti.

Yolsuzlukla mücadele kapsamında ise Erdoğan’ın performansı takdire şayandı. Şöyle ki Erdoğan, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün belirlediği küresel yolsuzluk endeksi listesinin ilk sıralarından Türkiye’yi uzaklaştırdı.

Tüm standartlara göre Erdoğan, dış politika alanında da bir başarı modeli haline geldi. Yeni yüzyılın ilk yıllarında Türkiye, Ortadoğu bölgesinde aktif düşmanları olmayan tek devletti.

Erdoğan’ın çetrefilli Kıbrıs sorununu ele alış biçimindeki gerçekçiliği, Helenistik dönemin en mutaassıpları üzerinde bile modern Türkiye’ye karşı eski kadim nefretin ateşini körüklenmesine yol açtı. En dikkat çekici durum ise Erdoğan’ın karışık Kürt meselesine karşı takındığı sabrı ve ılımlılığıdır. Söz konusu mesele, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin(Ak Parti) Kürt çoğunluğa sahip çevrelerin desteğini almasından dolayı bir nevi kolaylaşmıştı.

Maalesef tarih, farklı bir şekilde yeni bir rotaya intikal eden “Sonra ne olacak!” söylemiyle doludur.

Söz konusu söylemin Erdoğan’ın siyasi radarında ne zaman ortaya çıktığını tam olarak kestirmek zor. Buna rağmen 2010 yılının gelmesiyle birlikte devlet adamı lakabını almak üzere olan pragmatik, yenilikçi ve ılımlı bu siyasetçi, ülkede kendisinin yetkilerini sağlamlaştırmaya ve pekiştirmeye özen gösteren, farklı görüşlerden yoksun, toleranssız ve radikal politikalar benimsemeye başladı.

Bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın başrolde olduğu “Başarmak” filminin yeniden gösterime konulduğunu görmeye başladık.

Türkiye’nin ekonomisi, enflasyon ve işsizliğin artmasıyla birlikte yeniden bocalamaya başladı. Ülkedeki yabancı yatırımı, 21. yüzyılın başlarından beri en düşük seviyeye ulaştı. Ayrıca yolsuzluk vebası, çirkin yüzünü yeniden göstererek devletin sütunlarını sessiz ve sakin bir şekilde yıkmaya başladı. Eğer şu anki Türk hükümetine yöneltilen suçlamalara inanırsak yolsuzluk, ülkedeki yüksek mercilere yakın dairelere ulaşmış vaziyettedir. Ayrıca Kürt azınlığıyla tarihi uzlaşma durumu, Türk parlamentosundaki milletvekillerinin Kürt olmalarından dolayı cezalandırılmasıyla beraber son bölümlerine yaklaştı.

AB’nin popüler milliyetçilik şeytanlarının oyunlarından sıkıntı çektiği bir vakitte Türk resmi kurumu, Erdoğan’ın Batı karşıtı tutum izlemesinden dolayı AB’ye katılma isteğinden vazgeçti.

Erdoğan, bireysellikle nitelenen bir başka başarıyı gerçekleştirdi. Şöyle ki kendisini doğrudan NATO’daki müttefik devletlere özellikle de ABD ve Fransa’ya karşı çatışma içerisinde bulacak şekilde Türkiye’yi savaşa sürükledi. Bunun sonucunda çok tuhaf bir tutum ortaya çıktı. Bu şekilde Türkiye’ye iç savaşın parçaladığı Suriye’den geriye kalan bölgeleri biçimlendirmek için abes bir plan içerisinde Rusya ve İran’ın da olduğu üçlünün bir parçasıymış gibi bakılmaya başlandı.

Erdoğan sadece 10 yıl içerisinde Türkiye’yi demokratik ve gelişmiş bir devlete dönüştürmeyi başarmıştı. Fakat mesele, bir bütünü oluşturmak için dağınık parçaları bir araya getirmekle ilgili olduğu zaman bunu yapmak için söz konusu meselenin açık bir delile ya da yeterli bir beceriye ihtiyaç duyduğu görüldü.

Öyle görünüyor öz benliğe karşı uzanan ve asil öfke durumu eski İslamcı müttefiklerin varlığıyla birlikte Ak Parti içerisinde söz konusu unsurların bulunduğu bir ortamda Erdoğan, her konuda son sözün sadece kendisine ait olması konusunda ısrar ederek sahip olduğu sabır ve gayret parçalarından peş peşe vazgeçmeye başladı.

Kuşkusuz Erdoğan döneminde Türkiye, ilk başta doğru rotayı takip etti. Ancak şu an Türkiye, ters istikamette gitmeye başladı. Türk gazetecilerin zihinlerinde yer alan ironik düşünce, her şeyden önce “Size bunu söylemedim mi?” şeklinde sinsice yeniden çınlamaya başladı. Fakat gazetecilerin kalplerine yerleşen iyimserlik, şu an Erdoğan’ı felakete karşı sürükleyen öfke patlamasının gelecek yıl seçimlerde büyük bir zaferle cumhurbaşkanlığını kazanır kazanmaz sakinleşeceğini iddia ediyor.

O zamana kadar Türkiye’ye güvenilir bir müttefik olarak itimat etmek, kendisine azılı bir düşman gibi davranmanın aptallık olacağı bir zamanda makul bir seçenek olmayacaktır.