Lütfen yeni siteyi Bekleyiniz: https://aawsat.com/turkish


Ortadoğu haber | Şarkul El-Avsat

Yeni Hitler’in karşısında olmak | ŞARKUL AVSAT
Bir Sayfa Seçin

Prens Muhammed bin Selman’ın İran dini liderini “Yeni Hitler” olarak nitelemesi Batı Dünyasını şaşırttı mı?! Tahran rejiminin bölgeye olan tehlikesini ve zararını anlamıyorlar mı? Prensin Batıya mesajı açık, dürüst ve dolaysız oldu; İran’ın bölgeye olan tehdidi, Ocak 1933 yılında dönemin Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’un Adolf Hitler’i şansölye olarak atamasıyla oluşan tehditten farklı değil.

Zira, Adolf Hitler’in şansölye olarak Almanya’nın mukadderatını ele geçirmesinden itibaren Avrupa’yı işgal edecek ve Dünya’nın en büyük trajedilerinden biri olan 2. Dünya Savaşı’nı başlatacak Nazi devletinin temelini geliştirmeye başlamıştı.

Bu tarihi olay, 1979 yılından itibaren, yani iktidarı elde etmesinden itibaren devlet yerine bir devrimi ikame eden Mollalar rejimi için doğru bir karşılaştırmadır zira bu rejim, İran’ın taraf olduğu dolaylı savaşlarla bölgenin tümünü germiş ve istikrarını zedelemiştir.

Bölgemize gelince; Onlar Basra Körfezi’nin doğu yakasından gelen büyük zararın farkındadır ancak Batı başkentleri hala anlaşmazlığın geçici ve siyasi bir anlaşmazlık olduğuna ve sakin bir şekilde çözülebileceğine inanıyor.

İran’a karşı türünün ilki olan bir projeye öncülük eden Riyad ise, bu düşüncenin gerçekçi olmadığını ve fayda sağlamayacağını görüyor. Konuyla ilgili en doğru tespiti Veliaht Prens Muhammed bin Selman dile getirmişti: “Avrupa’dan olayları sakinleştirmenin işe yaramadığını öğrendik.
Ortadoğu’daki yeni İranlı Hitler’in Avrupa’da yaşananları tekrar etmesini istemiyoruz.”

Riyad, yıllar boyunca, İran’ın bölgede yaptığının ciddiyetini dünyaya anlatıyor, başı kesilmeyen yılanın özgür bırakılmasının bölge ve dünya için nelere mal olacağını anlatmaya çalışıyor.

Peki sonuç ne oldu?

Saldırganın ödüllendirildiği ve agresif davranışlarının devamının gelmesinin sağlandığı Nükleer anlaşma yapıldı.

O zaman Suudi Arabistan Batı’nın İran tehdidini asla anlamayacağını anladı. Ardından, Suudi Arabistan harekete geçerek İran devriminin sonraki dalgasını durdurmak amacıyla harekete geçti, projenin başarısının kendi gücüne ve müttefiklerine dayanmakta olduğunu anlıyordu.

Şurası açık ki, İran’ın karşısında duran Suudi Arabistan ve müttefiklerine olan destek sadece ABD Başkanı Donald Trump yönetimi tarafından gelirken, Batı başkentleri eski ekolün, yani daha fazla diplomatik çabanın ve İran’ın çevrelemesini istiyor.

Tabii, Batı başkentleri bu çevrelemenin ne kadar süreceğini sormuyor. İran’ın dört Arap başkentinde kontrolü sağladıktan sonra beşinci başkenti de kontrolü altına almayı mı bekliyorlar? Batı başkentlerinin anlayamadığı, hatta gerçekleşmesi halinde önemsemediği bu korkunç senaryo Riyad’ı İran’a karşı Arap direnişinin başkanlığına itti. Suudi Arabistan Batı’nın projesini benimsemesini ve anlamasını beklemeksizin harekete geçti, zira, Batı’nın projesini anlamaya veya anlamamaya ihtiyacı da yok, zaten.

Bölge, külhan beyi gibi davranan İran karşısında Batı’dan gelecek bir hediyeyi bekleyecek durumda değil, zira bu hediye gelebilir de gelmeyebilir de, en kötüsü de çok geç gelmesi, yani Arap başkentlerinin pey der pey düştükten sonra gelmesi. Bu durum Hitler’in (İngiltere hariç) Avrupa başkentlerinin çoğunu ve Sovyetler Birliği’nin üçte birinin işgali ile karşılaştırılabilir. Barack Obama’nın iki defa (yani sekiz karanlık yıl) yönetimde kalmasının tek avantajı, Körfez ülkelerinin üzerine empoze edilen problemlere karşı en büyük silahının kendi gücüne ve yöntemlerine güvenmesinin denklemi zorlayacak tek etken olduğunun farkına varmasıdır. Suudi Arabistan ve müttefiklerinin kendi öz güçlerine itimat ettikleri ilk stratejik dönüşümle karşı karşıyayız. Burada sorulması gereken şu soru var: Avrupa bir başka Hitler deneyimini bir kere daha yaşamak ister mi? Doğal yanıt: tabii ki, hayır. O zaman, Körfez ülkelerinden istikrarını tehdit eden ve güvenliğini sarsmak isteyen yeni bir Hitler ve bir Nazi rejimiyle yaşanması neden isteniyor?